UZAY KEŞİFLERİ-Tarihçe

Önseziden Keşfe

 

Edwin Hubble

Edwin Hubble

1584 yılında, Katolik rahip Giordino Bruno “kendi güneşlerinin çevresinde dolanan sayısız başka güneş ve gezegen olduğunu” iddia ettiğinde, sapkınlıkla suçlanmıştı. Ancak, dünyaların çokluğu Bruno’nun zamanında bile tamamen yeni bir düşünce değildi. Eski Yunan döneminden itibaren, insanoğlu başka dünyaların var olabileceği ve bunlardan bazılarının başka yaşam biçimlerini barındıracağı yönünde tahminlerde bulunmuştur.

Kopernik 16. yüzyılın başlarında gezegenimizin Güneş’in etrafında döndüğünü keşfettiğinde, Dünya, evrendeki en yüce varlık olma ayrıcalığını kaybetti. Kopernik’in bu anlayışı, isteksizce kabul edilse dahi Batı’nın düşünce yapısını ebediyen değiştirmiştir.

20. yüzyılın şafağında, Edwin Hubble, o zamanlar dünyanın en büyüğü olan Wilson Dağı’nın tepesindeki teleskobu kullanarak, gökyüzündeki küçük bulutsuların kendi gökadamızın çok dışında yer alan ve her biri yüz milyarlarca yıldız içeren komşu yıldız adaları olduğunu keşfetti.

Hubble’ın gözlemleri, yaşanabilir gezegenlerin bulunabileceği olası barınakların sayısal olarak sınırsız olduğunu da ispatladı. Buna rağmen, koca bir yüzyıl en yakınımızda yer alan yıldızların çevresinde bile gezegen bulunduğunu gösterecek inandırıcı bir kanıt bulunamadan geçti gitti. Çeşitli gerekçelerle bu tür güneşdışı gezegen keşifleri ilan edildi ama hepsi de reddedildi.

 

Ümit ve Düş Kırıklığı

Gezegenler doğrudan gözlenebilmek için çok küçük ve çok uzakta olduklarından, gökbilimciler bu gezegenlerin varlıklarını ana yıldızları üzerindeki etkilerini belirleyerek ayırt edebilmeyi denediler. 1960’ların sonlarında, gökbilimci Peter van de Kamp bu tekniği kullanarak iki gezegen tespit ettiğini iddia etti. Ancak sonradan yapılan gözlemler, Güneş’e en yakın ikinci yıldız sistemi olan Barnard Yıldızı çevresindeki bu iki gezegenin varlığını doğrulayamadı.

Başka yıldızların çevresinde yeni dünyalar bulma umudu, 1980’lerde, Arizona Üniversitesi’nden Dr. Bradford A. Smith ile Jet İtiş Gücü Laboratuvarı’ndan Dr. Richard J. Terrile’in, sıradan bir yıldız olan Beta Ressam’ın çevresindeki toz diski üzerinde kırmızı ötesi dalga boyunda gözlem yapmalarıyla canlandı.

 

Beta Ressam
Beta Ressam

Bu iki gökbilimcinin keşfi, Güneş dışında başka yıldızların çevresinde de yassılaşmış madde diski var olduğunu ispat eden ilk kesin kanıtı ortaya koydu. Beta Ressam, diski henüz oluşmakta olan genç bir gezegen sistemi gibi görünüyor ve bu nedenle de, gezegenlerin genç yıldızların çevresinde yer alan bir gaz ve toz diskinden gelen katılımlarla oluştuğunu varsayan standart “güneş sisteminin doğuşu” modelini destekliyordu.

 

Gerçekten Yabancı Dünyalar

İlk gerçek güneşdışı gezegen keşfi, 1994 yılında, Pensilvanya Eyalet Üniversitesi’nde bir radyo gökbilimci olan Dr.Alexander Wolszczan dünya dışı gezegen sistemlerinin kendi deyimiyle “kesin kanıtı”nı duyurduğunda geldi.

Bilim adamları onun yargısını kabul etseler de, bizimkine benzer gezegen sistemlerinin kanıtı için gelenler pek memnun kalmamışlardı. Wolszczan, sıradan bir yıldız yerine, Başak Takımyıldızı içerisindeki bir atarcanın çevresinde dolanan, gezegen büyüklüğünde iki veya üç cisim keşfetmişti. Atarca, yoğun ve hızla dönen, bir üstnova patlaması artığıdır.

Wolszczan, keşfini atarcanın hızla atan radyo sinyalindeki düzenli değişiklikleri gözlemleyerek yapmıştı. Bu değişiklikler, gezegenlerin ölü yıldız üzerindeki karmaşık kütleçekimsel etkilerine işaret ediyordu.

Wolszczan’ın beklenmedik atarca gezegenlerinin kökeni tartışma konusu olmayı sürdürüyor. Ancak bir nokta üzerinde çok az anlaşmazlık var; o da, bu dünyaların bizim bildiğimiz anlamdaki yaşamı destekleyemeyeceği. Bu yoldaş gezegenler kendilerini kıraç ve yaşamı imkansız hale getirecek biçimde, sürekli olarak yüksek enerji ışınımı altında olacaklardır.

 

Keşif Atağı

Güneş’e benzeyen bir yıldızın çevresinde dolan bir gezegenin keşfi ilk olarak 1995 yılında geldi. Cenovalı Michel Mayor ve Didier Queloz’dan meydana gelen İsviçre ekibi, 51 Kanatlıat yıldızına sıcaklıktan fokurdayacak kadar yakında, hızla dönen bir gezegen bulduklarını duyurdu. Buldukları gezegen Jüpiter’in en az yarısı ile en fazla iki katı arasında bir kütleye sahipti. Ekip gezegeni dikey hız yöntemini kullanarak ve dolaylı olarak gözlemlemişti (Dikey hız belirleme yöntemiyle ilgili daha fazla bilgi için “Gezegen Arama” bölümüne bakınız).

Bu duyurular, sel gibi bir keşif akınının başlangıcı oldu. Üç ay sonra, San Fransisko Eyalet Üniversitesi’nden Geoffrey W. Marcy ile Berkeley’deki Kaliforniya Üniversitesi’nden Paul Butler’ın başını çektiği bir ekip, İsviçre ekibinin keşfini doğrulayıp, iki yeni gezegen daha buldu. 20. yüzyıl bittiğinde, pek çok yakın yıldızın aylarca veya yıllarca gözlenmesi sonucu, düzinelerce gezegen keşfedilmiş durumdaydı.

 

Alaca karanlıkta Keck Gözlemevi kubbelerinden biri.

Alaca karanlıkta Keck Gözlemevi kubbelerinden biri.

Bunların çoğu, 51 Kanatlıat’ın yoldaşlarında olduğu gibi, yörüngede dolanma süreleri kısa ve yıldıza yakın dışmerkezli yörüngeleri olan tuhaf gezegenlerdir. Ancak son zamanlarda, gökbilimciler dairesel yörüngeleri ve daha uzun dolanma süreleriyle bizim dış güneş sistemimizdekilere daha çok benzeyen gezegenler buldular.

Gökbilimciler keşiflerde yaşanan bu ani yükselişi kısmen son yıllarda teknolojide yaşanan gelişmelere bağlıyorlar. Bu gelişmeler arasında,

  • Yıldız ışığını çözümlemek üzere bileşen renklerine ayırabilen cihazlar olan tayfölçerlerde sağlanan önemli ilerlemeler,
  • Teleskopların optik parçaları tarafından toplanan yıldız ışığını kaydeden daha iyi elektronik algılayıcılar,
  • Yıldız ışığındaki dalgalanmalar ile görülemeyen yol arkadaşlarının kütleçekimsel etkilerinin yol açtığı devinimleri güvenilir bir biçimde ayırt edebilen bilgisayar yazılımlarının geliştirilmesi

sayılabilir.Ayrıca, bu teknolojilerin olgunlaşması yoğun araştırma ve bilgi birikimine de öncülük etmektedir.

 

Yeni Bir Keşif Çağı

Bu yeni dünyaların hiçbiri gerçekten görülmedi. Büyük çoğunluğu, bildiğimiz anlamdaki yaşamı barındırma ihtimali olmadığı kabul edilen, Jüpiter sınıfı, büyük kütleli gezegenlerdir. Pek çoğunun yörüngede dönme süreleri kısadır. Eğer Dünya’ya benzer gezegenler mevcut ise, bunların keşfi daha hassas cihazlar yanında yıllar sürecek devamlı ve hassas gözlemler gerektirecektir.

Bununla birlikte, keşfedilmeyi bekleyen başka dünyaların hayali ve güneş sistemimizin eşsiz olmadığı düşüncesi felsefi bir kuram olmaktan çıkıp, gerçeğe dönüşmüştür. Bu keşifler, insan düşüncesinde Kopernik devrimiyle karşılaştırılabilecek ölçekte değişiklikler yapabilme gücüne sahiptir.

Henüz kısa olan güneşdışı gezegen keşifleri tarihinde bir sonraki bölüm şu anda yazılmaktadır. Geliştirilme aşamasında olan yeni araç ve görüntü teknolojileri, çok yakında komşu gezegen sistemleriyle ilgili daha fazla şey öğrenmemize imkan sağlayacaktır. NASA’nın Kepler ve SIM Gezegen Araştırma çalışmaları gibi hazırlıkların, önümüzdeki birkaç yıl içerisinde dünya benzeri gezegenlerin varlığı veya yaygınlığı konusunda sağlam veriler sunması beklenmektedir.

 

© Gezegen Avı (Planet Quest) sitesinde yer alan tüm makale, haber ve görsellerin – aksi belirtilmedikçe – telif hakları Kaliforniya Teknoloji Enstitüsü / Jet İtiş Gücü Laboratuvarı (JPL)‘na aittir.
Çeviri ve Düzenleme
Murat TUNÇAY - Tahir ŞİŞMAN
Reklamlar

HIRİSTİYAN BATI DÜNYASI: “İSLAM DÜNYASI’NA MİNNETTARDIR”

 

 

Tarih ve felsefe alanlarında uzman 56 bilim adamının oluşturduğu; “uluslararası kolektif bildiri” aşağıda sunulmuştur:

Bizler, tarihçi ve filozoflar olarak, Sylvain Gouguenheim‘ın “Aristo Mont-Saint-Michel’de” adlı çalışmasını, şaşkınlıkla okumuş bulunuyoruz. Sözü edilen kitapta, “Hıristiyan Avrupa’nın Antik Yunan Kökleri Bölümü”, İslam medeniyetini gözardı ederek; Grek düşünce mirasının, doğrudan Ortaçağ Hıristiyan Avrupa’yı etkilediği iddiası yer alıyor. Böylece, “günümüz araştırmaları”na bir karşı akım oluşturmak iddiasında olan bu çalışma; sık sık “translatio studiorum”(Eski Yunan felsefe metinlerinin, “İslam Dünyası”na tercümesi)den bahsetmeye ve söylemini; tercüme, bilgi edinme, düşünce, disiplin ve dillerdeki farklılıklar üzerine kurmaya çaba gösteriyor.

Uzun süredir, birtakım insanlar tarafından yanlış bilinen sözde kanıtlar üzerinde duran yazar; bazı aşırılık yanlısı internet siteleri ile popüler medya organlarının yerine geçerek; Batı Hıristiyan Dünyası ile “İslam Dünyası” arasındaki bağın, aldatıcı bir şekilde yeniden yazılmasını teklif ediyor. Sylvain Gouguenheim, araştırmasının, 5-12. yüzyılları kapsadığını söylüyor. Yazar’ın bu zaman periyodunu saptırması bir yana; bu konuya temel oluşturan zaman periyodunun 13-14. yüzyıllar olduğu açıktır. Böylece, Batı Dünyası’na kaynaklık eden “13-14. yüzyıl İslam medeniyeti dönemi”, geriye çekilerek; Batı‘nın, bilim ve düşünce tarihinde “İslam’a hiçbir şey borçlu olmadığı yalanı” kanıtlanmaya çalışılıyor.

Bu kitabın yüksek seviyede bilgi verici havasının maskelediği; çok sayıda içerik ya da yöntem hatalarının hepsini sıralamak sıkıcı olacaktır. Aristo‘nun eserlerinin bir kısmının, Asurlular tarafından tercüme edilmiş haliyle (Logica Nova) Batı‘ya geçtiği yanlıştır. En önemlisi ve son olarak; önemli yorumcu ve mütercim, meşhur Venedikli Jacques, herkesin bildiği gibi Mont-Saint-Michel‘e ayak basmamıştır. Uzun zamandan beri Hunayn İbn İshak gibi bazı Hıristiyan Arapların, IX. yüzyılda Yunanca’dan yapılan tercümelerde önemli rol oynadıkları bilinmektedir.

Yöntem hatalarına gelince; Sylvain Gouguenheim, Ortaçağ Grek felsefesiyle ilgili metninde yer verdiği bir elyazması ile onun yazılmış, dağıtılmış, yer değiştirilmiş hali kullanılmış. Buna, yorum ekleyerek ya da tahrif ederek, birkaç istisna örnek verip birbirine karıştırmıştır. Bu da, günümüz araştırmalarını görmemezlikten gelmesi anlamına geliyor. Kitabın başlığının da, Coloman Viola’nın 1967’de çıkan bir makalesinden, intihal kokan şekilde alındığını belirtmeliyiz. İnanılmaz bayağılıkla, tarih biliminde bir devrim olarak tanıtılan bu kitap, birbirinden tutarsız ifadelerle doludur.

Kitap, iddialı ifadelerine rağmen, bir dizi yanlış akıl yürütmelere dayanmaktadır. Özellikle çelişkiler öne çıkmaktadır. Örneğin, kitapta, Charlemagne‘a, Yunanca İnciller’in düzeltmesini borçlu olduğumuz söylenir. Ancak ilerleyen sayfalarda, Charlemagne’nın, zar zor okuyabildiğini yazmaktadır. Yine kitabın bazı yerlerinde, “modern bilim”in XVI. yüzyılda, bazı yerlerde ise XIII. yüzyılda doğduğu yazmaktadır. Yazar, “çifte standart”la hareket etmektedir. İbn-i Sina ve İbn-i Rüşd‘ü, Yunanca bilmemekle suçlamaktadır. Ancak aynı suçlamayı, Abelard veya Thomas d’Aquin‘e yöneltmemektedir. Müslümanlar’ı, bilim ve felsefe karşıtı gösterirken; Hıristiyan düşünce dünyasının, Anselme’den etkilenmiş olduğunu unutuyor. Kilisenin, Aristo’ya koyduğu yasaklar, Paris Üniversitesi‘nin başlangıcında da yok muydu?

Kaynakların eleştirisi yanlıdır. Batılı düşünce adamlarının yazdıkları, harfi harfine alınırken; Araplara ait kaynaklar, tartışılır hale getirilmiştir. Bununla da yetinmeyen yazar, hiçbir ciddi araştırmacının esas alamayacağı tezler üretmiştir. Örneğin, Müslümanlar‘ın, “antik çağ düşünceleri”ni aldıkları gibi, Avrupa’ya sunduğunu iddia ediyor. Böylece Müslümanlar‘ın, herkesçe bilinen ve bir gerçek olan katkıları örtülüyor ki; bu kolayca çürütülecek bir düşüncedir.

Gayet iyi bilinen kaynaklar ve araştırmaların çürütülen kısımları; yazarın ideolojisine hizmet edecek tezler üretmenin yolunu açmak üzere sansürlenmiştir. Güya, Hıristiyanlık, Pagan Roma yönetiminin eline geçen Yunanca İncilleri değerlendirerek, Yunan düşüncesinin yerleşmesinde önemli bir rol oynamış(!) Avrupa, Yunan mirasını, sadece “kendi vasıtalarıyla” ele geçirmiş(!) Aynı formülle, Bizans ve Hıristiyan Araplar da, Avrupa’ya eklenmiş(!) Bütün bunlar, yazarın, çalışmasının rengi ele veriyor. Yazar‘a göre, öncüleri Şam ya da Bağdat‘ta yaşamış olmasına rağmen, Avrupa‘nın kimliğini meydana getiren unsur, Hıristiyanlık‘tır.

Yazar, kitabın sonunda, din ve dil yoluyla ortaya çıkan “medeniyetler arasındaki ihtilaflar”dan bahsediyor. Yaptığı şey, sadece onları çarpıştırmak. Bu çalışmanın, “kültür ırkçılığı” üzerine kurulu olduğu da, zaten şu sözlerle anlaşılıyor:

“Semitik bir dilde ‘anlam’, kelimelerden, vurgu ve uyaklardan doğarken, bir Hint-Avrupa dilinde, cümlenin kuruluşundan, dilbilgisel yapısından doğar. Yapısı daha elverişli olduğu içindir ki, Arap dili, daha çok şiire yönlenmiştir. İki dilbilimsel sistem arasındaki farklar, çeviriyi neredeyse imkansız kılmaktadır.”

Sylvain Gouguenheim, 134. sayfada teşekkürlerini sunarken, “Muhammed: Sorgulamak Yasak”(2006) ve “Fransa’da İslam Tehlikesi: Cihad ve Yeniden Fetih Arasında”(2002) kitaplarının yazarı, aşırı sağcı yazar Rene Marchand‘dan oldukça etkilendiğini söyleyerek; onun ifadelerine yer veriyor. Bu durumun bizim için sürpriz olmadığı açıktır. Böylece yazar, bu çalışmasının; bilimsel olmadığını,itibar edilemeyecek siyasi hayallerinin, ideolojik projelerle hayata geçirilme çabasından ibaret olduğunu kanıtlamış bulunuyor.

Bildiriyi İmzalayan Bilim Adamlarının Listesi:

1) Cyrille Aillet, Maitre de Conferences (MCF), histoire de l’islam medi, Un. de Lyon II
2) Etienne Anheim, MCF, histoire medie, Un. de Versailles/Saint-Quentin-en-Yvelines
3) Sylvain Auroux, Directeur de recherches au CNRS
4) Louis-Jacques Bataillon (Dominicain), Commission Léonine pour l’edition critique des œuvres de Thomas d’Aquin, comite international pour l’edition de l’Aristote latin
5) Thomas Benatouïl, MCF, histoire de la philosophie antique, Un. de Nancy II
6) Luca Bianchi, Centro per lo studio del pensiero filosofico del Cinquecento e del Seicento, CNR, Milano
7) Joel Biard, Professeur, philosophie medie, Un. de Tours
8) Patrick Boucheron, MCF, histoire medie, Un. de Paris I, IUF
9) Jean-Patrice Boudet, Professeur, histoire medie, Un. d’Orleans
10) Alain Boureau, Directeur d’etudes, histoire medie, EHESS
11) Jean-Baptiste Brenet, MCF, Philosophie medie, Un. de Paris X
12) Charles Burnett, Professor, history of arabic/islamic influence in Europe, Warburg Institute, London
13) Philippe Büttgen, Charge de recherches, CNRS, Laboratoire d’etudes sur les monotheismes, Villejuif
14) Irène Caiazzo, Chargée de recherches, CNRS, Laboratoire d’études sur les monotheismes, redactrice en chef des Archives d’histoire doctrinale et litteraire du Moyen Age
15) Barbara Cassin, Directrice de recherches au CNRS, dir. du centre Leon Robin
16) Laurent Cesalli, Assistant scientifique, Un. de Freiburg-im-Breisgau
17) Joël Chandelier, Ecole française de Rome (Moyen Âge)
18) Riccardo Chiaradonna, Professore associato, filosofia antica, Universita di Roma III
19) Jacques Chiffoleau, Directeur d’etudes, histoire medie, EHESS
20) Jacques Dalarun, Directeur de recherches, CNRS, IRHT
21) Isabelle Draelants, Chargee de recherches, CNRS, UMR 7002, Un. de Nancy II
22) Anne-Marie Edde, Directrice de recherches, CNRS, directrice de l’Institut de Recherches et d’Histoire des Textes (IRHT)
23) Sten Ebbesen, Institut du Moyen Age Grec et Latin, Copenhague
24) Luc Ferrier, Ingénieur d’etudes, histoire medie, CNRS, CRH (EHESS)
25) Kurt Flasch, Professeur emerite a l’Universite de Bochum
26) Christian Förstel, Conservateur en chef de la section des manuscrits grecs, Bibliotheque Nationale de France
Dag N. Hasse, Institut für Philosophie, Lichtenberg-Professur der VolkswagenStiftung
27) Isabelle Heullant-Donat, Professeur, histoire medie, Un. de Reims
28) Dominique Iogna Prat, Directeur de recherches, histoire médie, CNRS, LAMOP
29) Charles Genequand, Professeur ordinaire, philosophie arabe, Un. de Geneve
30) Jean-Philippe Genet, Professeur, histoire medie, Un. de Paris I
31) Carlo Ginzburg, Professore, Scuola Normale Superiore, Pisa
32) Christophe Grellard, MCF, Un. de Paris I
33) Benoit Grevin, Charge de recherches, CNRS, LAMOP.
34) Ruedi Imbach, Professeur, philosophie medie, Un. de Paris IV
35) Catherine König-Pralong, Maitre assistante, philosophie medie, Un. de Lausanne
36) Djamel Kouloughli, Directeur de Recherches au CNRS (UMR 7597)
37) Max Lejbowicz, Ingenieur d’etudes honoraire, CNRS, UMR 81 63, Univ. de Lille III
38) Alain de Libera, Professeur ordinaire, Un. de Geneve, Directeur d’etudes a l’EPHE (Ve section)
39) John Marenbon, Professor, History of Medi Philosophy, Trinity College, Cambridge
40) Christopher Martin, Professor, Philosophy department, Auckland University, Visiting Fellow All Souls College, Oxford
41) Annliese Nef, MCF, histoire de l’islam medi, Un. de Paris IV
42) Adriano Oliva (Dominicain), Charge de recherches, CNRS, IRHT, Commission Leonine pour l’edition critique des œuvres de Thomas d’Aquin, comite international pour l’edition de l’Aristote latin
43) Christophe Picard, Professeur, histoire de l’İslam medi, Un. de Paris I
44) Sylvain Piron, MCF, histoire medie, Ehess
45) David Piche, Professeur adjoint, Departement de Philosophie, Univ. de Montreal
46) Pasquale Porro, Professore ordinario di Storia della filosofia medie, Universita di Bari
47) Marwan Rashed, Professeur, philosophie ancienne et medie, ENS Paris
48) Aurelien Robert, Membre de l’Ecole française de Rome (Moyen Âge)
49) Andrea Robiglio, Phil. Seminar, Univ. Freiburg-im-Breisgau ;
50) Irene Rosier-Catach, Directrice de recherches au CNRS (UMR 7597), Directrice d’etudes a l’Ephe (Ve section)
51) Martin Rueff, MCF, Theorie litteraire et esthetique, Un. de Paris VII
52) Jacob Schmutz, MCF, philosophie medie, Un. de Paris IV
53) Valerie Theis, MCF, histoire medie, Un. de Marne-la-Vallee
54) Mathieu Tillier, MCF, histoire de l’islam medi, Un. d’Aix-Marseille
55) Luisa Valente, Ricercatrice, Filosofia medie, Universita di Roma – La Sapienza Dominique Valerian, MCF, histoire de l’İslam medi, Un. de Paris I.
56) Eric Vallet, MCF, histoire de l’İslam medi, Un. de Paris I.

Çeviren: Gökben Coşkun

 

Kaynak: “Oui, l’Occident Chratien Est Redevable au Monde İslamique”, liberation.fr, 30/04/2008

 

 

 
ys@yaklasansaat.com

ASTRONOMİ TARİHİ

 20071107081631cancri203.jpg
Eski çağların en büyük astronomları, İÖ 7. yüzyıldan sonra Babil ve Mısır astronomisinin bütün mirasına konan Eski Yunanlılar arasından yetişti. Bu bilginler ” durağan ” yıldızların (birbirlerine göre konumları değişmeyen yıldızların) doğuş ve batışlarını saptadıkları gibi, gökyüzünde ” gezen ” , yani durağan yıldızlara göre sürekli yer değiştiren beş tane de parlak gökcismi gözlemlediler. Eskiden Yunanca’dan türetilmiş planet sözcüğüyle anılan bu gezegenler aslında kendi ışığı olmayan, ama Güneş ışınlarını yansıttıkları için parlak görünen gökcisimleridir. Dünya’mız da Yunanlılar Güneş Sistemi’ndeki dokuz gezegenden yalnızca beşini biliyorlardı: Merkür, Venüs, Mars (Merih) , Jüpiter ve Satürn.
Eski Yunan’ın ilk büyük astronomi bilginlerinden Miletli Thales (İÖ yaklaşık 624-546) Ay ve Güneş tutulmalarının zamanını önceden saptamayı başarmış, ama tutulmaların nasıl gerçekleştiğini açıklayamamıştı. Bu bilgin Dünya’nın bir tepsi gibi düz olduğuna ve su üstünde yüzdüğüne inanıyordu. İÖ 6. yüzyılda yaşamış olan Sisamlı Pisagor, o çağdaki meslektaşlarının çoğu gibi hem astronom hem de ünlü bir matematikçiydi. Pisagor’a göre Dünya yuvarlak, daha doğrusu küre biçimindeydi ve evrenin merkezinde hareketsizdi; Güneş, yıldızlar ve gezegenler de onun çevresinde dolanıyordu. İÖ 3. yüzyılda gene Sisam (Samos) Adası’nda yetişmiş olan Aristarkhos, Güneş’in Dünya’nın çevresinde değil, tam tersine Dünya’nın Güneş’in çevresinde döndüğünü söyleyen ilk astronomlardan biri oldu. O zamanlar hiç kimsenin inanmadığı bu savıyla gerçeği yakalayan Aristarkhos, Dünya’nın Güneş’e olan uzaklığını hesaplarken aynı başarıyı gösteremedi. Güneş’in Dünya’ya uzaklığını Ay ile Dünya arasındaki uzaklığın 20 katı olarak hesaplamıştı; oysa Güneş Dünya’mıza Ay’dan 400 kat daha uzaktadır.
Eski Yunan’ın en büyük astronomlarından biri İÖ 2. yüzyılda yaşamış olan Hipparkhos’tu. Trigonometri denen matematik dalını kuran bu bilgin, geliştirdiği trigonometri yöntemleriyle pek çok yıldızın konumunu belirledi. 850 kadar yıldızı kapsayan bir katalog hazırlayarak, bu yıldızları parlaklığına göre altı sınıfa ayırdı. Hipparkhos’un bu sınıflandırması bugünkü astronomların kullandıkları sistemin temelini oluşturur. Parlaklığı birinci dereceden ya da ” kadir ” ‘den olan yıldızlar uzun süre gökyüzünün en parlak yıldızları sayıldı. Ama çağımızda bu değerler yeniden gözden geçirildiğinde, parlaklığı sıfırın altındaki eksi kadirlerle ölçülen birçok yıldız olduğu anlaşıldı. Çıplak gözle belli belirsiz görülebilen en sönük yıldızlar ise altıncı kadirdendir.
Eski Yunanlı astronomların son büyük temsilcisi olan Klaudios Ptolemaios ya da Arapça’dan dilimize geçen adıyla Batlamyus, İS 2. yüzyılda Mısır’daki İskenderiye kentinde yaşadı. Pisagor gibi o da Dünya’nın evrenin merkezinde hareketsiz durduğuna ve yıldızların Dünya’nın çevresinde dairesel yörüngeler çizerek döndüğüne inanıyordu. Batlamyus’a göre, Güneş’in ve gezegenlerin Dünya’nın çevresinde dolanırken çizdikleri bu yörüngeler basit birer çember olamazdı; çünkü gezegenler arada bir yörüngeleri üzerinde geriye dönüyormuş gibi görünüyordu. Batlamyus bunu açıklamak için ” ilmek ” kavramını ortaya attı. Bu karmaşık sisteme göre her gezegen, Dünya’yı merkez alan büyük bir çemberin çevresinde daha küçük çemberler çizerek dolanıyordu. Aynı zamanda küçük çemberlerin merkezleri büyük çemberin üstünde batıdan doğuya doğru kayarak ilerlediği için ilmek denen eğriler çiziyordu.
Batlamyus bu evren modelini ” Matematik Derlemesi ” adlı kitabında açıkladı.İS 2. ve 14. yüzyıllar arasında bu bilim yalnızca Arap astronomların katkılarıyla gelişti. Batlamyus’un çalışmalarını kendi incelemeleriyle geliştiren Araplar, bu ünlü astronomun kitabını el-Mecisti adıyla Arapça’ya çevirdiler. Bu çeviri bütün dünyanın ilgisini çekti ve yapıt Almagest adıyla anılır oldu. Parlak yıldızların bugünkü adları da Araplardan kalmadır. Astronomideki Eski Yunan geleneğini ve bilgi birikimini 8. ve 15. yüzyıllar arasında İspanya’daki Mağribiler aracılığıyla Avrupa’ya taşıyan da gene Araplar oldu.
Çağdaş astronomi Polonyalı bilgin Mikolaj Kopernik (1473-1543) ile başladı. Dünya’nın hem Güneş’in çevresinde dolandığını, hem de 24 saatte bir kendi ekseni çevresinde döndüğünü saptayan Kopernik bu bulgularını ” Gökyüzü Kürelerinin Dönmesi Üzerine ” adlı ünlü kitabında açıkladı. Kopernik yalnız Dünya’nın değil bütün gezegenlerin Güneş’in çevresinde dolandığını belirtti. Dairesel yörüngeler üzerindeki bu dolanımı Batlamyus’un ilmek modelinden daha iyi açıklamış, ama tam doğruya varamamıştı. Kopernik’in görüşleri uzun süre benimsenmedi ve insanların yaşadığı Dünya’yı bütün evrenin merkezi olarak gösteren Batlamyus modeli 17. yüzyılda bile egemenliğini sürdürdü.
Danimarkalı bir soylu ve çok titiz bir gözlemci olan Tycho, gezegenlerin hareketlerini kendisinden önceki bütün astronomlardan daha doğru olarak gözlemledi. Kepler de bu gözlemlerden yola çıkarak Güneş Sistemi için yeni bir model geliştirdi. Kepler’in modeli gezegenlerin hareketine ilişkin üç yasaya dayanıyordu. Bilgin bunlardan ilk ikisini 1609′da, üçüncüsünü ise 1618′de açıkladı. Yörüngeler yasası denen 1. yasaya göre gezegenler Güneş’in çevresinde çember değil, hafifçe basık elips biçiminde yörüngeler çizerek dolanır; Güneş de bu elipsin odaklarından birinde yer alır. Alanlar yasası denen 2. yasaya göre bir gezegenin dönme hızı, yörünge üzerinde bulunduğu noktaya bağlı olarak değişir; gezegenlerin hareketi Güneş’e en yakın oldukları noktada (günberi noktası) en hızlı, en uzak oldukları noktada (günöte noktası) en yavaştır. Dolanım süreleri yasası (3. yasa) ise, iki gezegenin dolanım sürelerinin karelerinin birbirine oranı ile bu gezegenlerin Güneş’e olan ortalama uzaklıklarının küplerinin birbirine oranının eşit olduğunu belirtir. Bu yasaya göre, gezegenlerden birinin Güneş’e olan ortalama uzaklığı ve dolanım süresi ile ikinci bir gezegenin dolanım süresi bilinirse, bu gezegenin Güneş’e olan ortalama uzaklığı hesaplanabilir.1969′da Ay’a ayak basan iki ABD’li astronotla insanoğlu ilk kez Dünya dışındaki bir gökcismine ulaşıp araştırma ve gözlem yapmayı başarmıştı. 1970′lerde de sürdürülen bu Ay yolculuklarında önemli bilimsel deneyler yapıldı ve Dünya’ya Ay taşlarından örnekler getirildi. 1980′lerin sonlarında ise Merkür’den Neptün’e kadar uzanan gezegenler insansız araştırma uydularıyla incelendi. Güneş Sistemi konusunda elde edinilen bugünkü bilgilerin çok büyük bir bölümünü bu uzay araçlarına borçluyuz. Ama Güneş Sistemi’nin ötesindeki gökcisimlerini inceleyecek astronomların güvenebilecekleri tek aygıt, eskiden olduğu gibi gene teleskoptur.Tunalım..

Kutuplardaki buzlarin erimeye basladigini heryerden duyuyoruz, ya bunu görebilseydik nasil olurdu? ISTE BURADA….