Uzayda yaşam mümkün olacak mı?

BBC Future 21 Ekim’de Dünyayı Değiştiren Fikirler Zirvesi düzenliyor.

Zirvede bilim, teknoloji ve sağlık alanındaki ilginç gelişmeler ele alınacak. Tartışılacak konular arasında insanların günün birinde Dünya dışında kurabileceği uzay kolonileri de bulunuyor.

Uzayda koloni kurma fikrini neden ciddiye almak gerekir?

Gezegenimizin nüfusu hızla artarken yaşayacak alan ve kaynaklar için rekabet sorunu bazı insanları Dünya’nın ötesine bakmaya yöneltti. SpaceX adlı uzay turizmi şirketinin girişimcisi Elon Musk, “Herhangi bir felaket halinde insanlığın varlığını korumak için birçok gezegende yaşam olanağının araştırılması gerektiğine” inanıyor.

Bu vizyon size inandırıcı gelmese de insanın keşfedilmemiş olanı keşfetme içgüdüsünü görmezlikten gelmek zor. İşte bu güdü, insanları gezegenimizin güvenli sınırlarının ötesine bakmaya yöneltiyor. Aslında bunu başarmak düşündüğümüzden daha kolay olabilir. Eski astronot Jeffrey Hoffman’a göre Güneş Sistemi’nde yakın birkaç yere gidebilme hayali kurmamızı sağlayacak teknolojiye sahibiz. “Ay az ötemizde, Mars ise hiç de uzak değil. Bu yolculukların yapılmasını sağlayacak bazı adımların birkaç yıla kadar atıldığını görmek mümkün,” diyor Hoffman.

Uzay kolonisi nasıl olacak?

Bu konuda ilk fikri 1920’lerde Avustruya-Macaristanlı ilk roket tasarımcısı Herman Potoçnik ortaya attı. Potoçnik’in hayal ettiği şey, UFO benzeri dairemsi bir uzay aracıydı. Bu araç yapay yerçekimi yaratmak için dönüyor, enerji ihtiyacı içinse güneş ışınlarını odaklayacak içbükey bir ayna kullanıyordu. Bu fikir ne kadar inanılmaz gelse de yıllarca etkisini yitirmedi. 1970’lerde Princeton Üniversitesi fizikçisi Gerard O’Neill ile daha sonra dünyanın en eski uzay topluluğu olan İngiltere Gezegenlerarası Dernek (British Interplanetary Society) bu fikre sahip çıktı. Uçan uzay kolonileri fikrini bir kenara itmeden önce şunu belirtmekte yarar var: BIS, insanoğlu Ay’a ayak basmadan 30 yıl öncesinde bu yolculuğu öngörmüştü.

Mars’ta ya da başka bir gezegende yaşam mümkün mü?

Diğer uzmanlar ise uzay araçlarıyla uzay boşluğunda koloniler kurmak yerine, bir gezegende ya da Ay’da insanın yaşamını sürdürmesi için gerekli unsurları içeren yapay bir “biyosfer” yaratarak yaşam alanı oluşturma fikrini daha akla yatkın buluyor. Bu konuda ilgi odağı Mars oldu ve 2025’e kadar orada yeni bir medeniyet yaratılmasını hedefleyenler var. Hollandalıların 2012’de başlattığı Mars One projesine 200 bin başvuru yapıldı. Bunlar arasından seçilen 40 kişiye eğitim verilerek realite şov programlarına hazırlanıyor ve bu şekilde projeye gelir sağlanmaya çalışılıyor. Elbette bu projeye karşı çıkanlar da var; fakat uzayda koloni kurulması fikrine yönelik ilgiyi göstermesi bakımından önemli.

Dev bir Mars Koloni Taşıtı ile Kızıl Gezegen’e insan taşımanın SpaceX yöneticisi Musk’ın da hedefleri arasında olduğu söyleniyor. Musk bunun sadece bir başlangıç olacağına, “Mars’ta koloni kurulduktan sonra bunun tüm Güneş Sistemi’ne de yayılabileceğine” inanıyor. Musk, hızlı uzay araçlarının yapılması halinde Jüpiter’in aylarında, hatta göktaşlarında bile koloni kurulabileceğini ifade ediyor.

Uzaya nasıl gidilecek? Uzayda yaşam nasıl mümkün olacak?

Uluslararası Uzay İstasyonu’nda yaşam, uzay kolonilerinde karşılaşılacak sorunlara dair fikir veriyor. İstasyondaki altı kişiye su taşıma gideri yılda 2 milyar doları buluyor. Gıda ve oksijen tedariki masrafları da cabası. Bu nedenle, uzay kolonisinin kendi kendine yeterli hale getirilmesi adıl ideal olanı.

Bir de insan vücudunun maruz kalacağı sorunlar var: Yerçekimi azlığı kemik ve kaslarda zayıflığa ve kafada basınç birikimine neden oluyor; bu ise geçici ve kalıcı göz sorunlarına yol açıyor. Uzaydaki radyasyon katarakta yol açabileceği gibi kanser riskini de arttırıyor. Öte yandan uyku sorunları ve yalnızlık ruh sağlığını olumsuz etkiliyor. Uzay kolonilerinde bu tür sorunların çözülmüş olması gerekiyor.

Kapalı bir mekânda sosyal ilişkilerin nasıl etkileneceği sorunu da var elbette. Moskova’da Mars500 projesi kapsamında yapılan deneylerde altı kişi 520 gün süreyle 80 metrekarelik bir alanda yaşamak zorunda bırakıldığında birçoğunda uyku, algı ve depresyon sorunlarının ortaya çıktığı gözlendi.

İzole olmuş insanların nasıl yönetileceğine, bu yeni toplumlarda çatışmaların nasıl önleneceğine dair siyasi sorunlar da cevap bekliyor. Bazı bilim insanları ve felsefeciler gelecekte ortaya çıkması muhtemel bu medeniyetler için bir “haklar bildirgesi” hazırlamaya girişti bile.

Diyelim ki başardık; uzayda doğan ve yaşayan insanlar bizlerden farklı mı olacak?

İnsanların uzayda üreme yeteneğine sahip olacağını varsayarsak, ki astronotların karşılaştığı sorunları düşündüğümüzde bunun kesinliği söz konusu değil, bu izole kolonilerin kendine özgü kültürleri olacaktır. Bunlar belki kendi dillerini geliştirecek, hatta yeni fiziksel özelliklere bile sahip olabilecekler.

Portland Üniversitesi’nden Cameron Smith’e göre, 2000 kişilik bir uzay kolonisi 300 yıl içinde bizden farklı bir görünüme sahip olacak, farklı davranış biçimleri geliştirecektir; farklı saç yapısı, farklı bir deri, düşük yerçekimine uygun ve manevra yeteneği daha yüksek bir vücut şekli vb. gibi.

Hatta Smith, bu yeni kolonilerin genetik mühendislik yoluyla yeni organlar bile tasarlayabileceklerine inanıyor; örneğin kozmik ışınlardan korunmak amaçlı organlar, ya da karbondioksitten oksijen sağlamayı kolaylaştırıcı solungaçlar gibi. Böylece Marslılar yapay biyosferden çıkıp yeni evlerine tam olarak yerleşmiş olacaklar.

Bu makalenin İngilizce aslını BBC Future’da okuyabilirsiniz.


Reklamlar

Yaşamın İşaretlerini Arıyoruz

 

Tayftaki gazlar

Eğer Güneş’e biraz benzeyen yıldızların çevresinde Dünya’yı andıran gezegenler bulunduğunu keşfedersek, kendimizi çok daha büyük bir sorunun eşiğinde bulacağız: Yaşam barındırıyorlar mı?

Kayaç Gezegen Bulucu’nun bir hedefi de, yaşamın bir gezegenin kimyası üzerinde yaratacağı büyük ölçekli etkilerin izlerini araştırmaktır. Gökbilimciler, Kayaç Gezegen Bulucu tarafından tespit edilecek kırmızı ötesi ışımanın renklerini çözümleyerek, karbondioksit, su buharı ve ozon gibi havaküre gazlarını araştırabilecekler. Tespit edilen gezegenin yarıçapı ve ısısı ile birlikte bu bilgiler, gökbilimcilerin hangi gezegenlerin yaşanabilir olduğunu ve hatta basit yaşam biçimleri içerip içermediklerini anlamalarına imkan sağlayacaktır.

Daha yakından incelemek için en uygun adaylar, sistemin yıldızı çevresinde yüzeyde sıvı halde su bulunabileceğini ümit ettiğimiz bölge olan yaşama elverişli kuşak içerisinde yer alacaktır. Eğer gezegen çok sıcaksa, su buhar haline dönüşür ve havaküre içerisinde yitirilir. Eğer gezegen çok soğuksa, bu sefer de su donar. Bu tür koşulların her ikisi de bir gezegeni yasama elverişsiz hale getirecektir. Güneşimiz açısından yaşama elverişli kuşak Venüs’ün ötesinden başlamakta ve Mars’tan önce sona ermektedir.

 

Güneş Sisteminin Yaşama Elverişli Bölgesi

 

Ozonu İzlemek

Bir gezegenin havaküresi içerisinde büyük miktarda oksijenin varlığı, güçlü bir yaşam belirtisi olacaktır. Dünya havaküresi içerisinde, oksijen yeşil bitkilerin ve belli bazı organizmaların karbondioksit ve suyu karbonhidrata çevirmek için güneş ışığını kullandığı süreç olan fotosentezin bir yan ürünüdür. Daha da ötesi, oksijen molekülleri havaküre içerisinde durmaz, paslanma olarak bilinen süreç içerisinde diğer molekül türleri ile birleşir. Bu nedenle, -Dünya gibi- oksijen bakımından zengin havaküreye sahip bir gezegen, onu sürekli tazeleyecek bir kaynağı (yaşam) da beraberinde getirecektir.

Bununla birlikte, oksijen bakımından zengin bir havaküre ile sonuçlanabilen ve biyolojik olmayan süreçlerin var olduğunu da biliyoruz. Venüs’teki denetimden çıkmış sera gazı etkisi örneklerden biridir. Kendi oksijenini tutabilecek kadar büyük, donmuş, Mars benzeri bir gezegen de başka bir örnek olacaktır.

Bu nedenle, yalnızca oksijenin varlığı heyecan verici ve önemli olmakla birlikte, yaşamın kesin belirtisi olarak alınamaz. Ayrıca, oksijen kırmızı ötesi dalga boyunda kolayca gözlemlenebilecek tayf çizgileri de yaratmaz. Oysaki, oksijenin bir türü olan ozon yaratır. Azot oksit veya metan gibi indirgenmiş gazlarla birlikte ozonun aynı anda tespit edilmesi, yalnızca gezegenin yaşama elverişli olması değil aynı zamanda yaşam barındırıyor olabilmesi açısından da sağlam bir delil olarak kabul edilebilir.

Böyle büyük ölçekli ipuçları, bize keşfedilen yaşamın seviyesi ile ilgili bir şey söylemez. Keşfedilen yaşam su yosunları da olabilir, gelişmiş bir uygarlık da. Oksijen içermeyen gezegenlerin de yaşam barındırabilmesi mümkündür. Fotosentezin, kükürt gibi oksijenin rolünü oynayacak bir başka element ile gerçekleşmesi de akla yatkındır. Yaşamı ararken, yaşıyor olmanın ne anlama geldiği konusundaki önyargılı varsayımlarımızı denetim altında tutmamız şarttır.

 

Kayaç Gezegen Bulucu’nun Ötesinde

Kayaç Gezegen Bulucu’nun bulguları, Yaşam Arayıcı olarak adlandırılabilecek daha sonraki olası bir çalışmaya kılavuzluk edebilecektir. Selefi gibi, Yaşam Arayıcı da belli bir düzen içerisinde uçacak bir dizi teleskoptan oluşabilecektir. Bu teleskoplar, kırmızı ötesi dalga boyundaki ışığı birleştirerek, uzak gezegenlerin havakürelerine ait yüksek çözünürlüklü tayflar sunabilecektir.

 

Bu birleşik görüntü, bir sanatçı gözüyle Yaşam Bulucu'yu (ön planda), bir güneşdışı kayaç gezegeni ve hayalet benzeri bir kusağı göstermektedir
Bu birleşik görüntü, bir sanatçı gözüyle Yaşam Bulucu’yu (ön planda), bir güneşdışı kayaç gezegeni ve bir tayf örneğini göstermektedir.

Bilim insanları, bu bilgileri metan ve diğer gazlardaki mevsimsel değişiklikler, havakürenin kimyasal yapısındaki değişiklikler ve baskın biyomas içerisindeki tayfsal değişimler gibi biyolojik hareketliliğin belirteçlerini daha yakından araştırmak için kullanacaklardır.

Yaşam arayışımız boyunca, şimdiye kadar yaşamın ortaya çıktığı onaylanmış yegane gezegen örneği olan Dünyamızın tarihini her zaman aklımızın bir köşesinde tutmalıyız. Havaküre içerisinde bol miktarda oksijen ortaya çıkıp, sonuçta çok hücreli organizmaların gelişmesine imkan sağlamadan çok daha önce basit yaşam biçimleri bu gezegende mevcuttu. NASA’nın gökbiyolojisi araştırmaları, bir gezegenin tarihindeki farklı aşamalarda ortaya çıkabilecek “yaşam belirtileri” için olduğu kadar, bizimki ile aynı olmayan bir gezegen kimyasında ortaya çıkabilecek işaretler için de bilgimizin sınırlarını genişletmeye yardımcı olacaktır. Bu anlayışlar; eğer bir gün başka bir yerde bulursak, bulduğumuz yaşamı tanıyabilme konusunda bize mümkün olan en büyük şansı sağlayacaktır.

 

© Gezegen Avı (Planet Quest) sitesinde yer alan tüm makale, haber ve görsellerin – aksi belirtilmedikçe – telif hakları Kaliforniya Teknoloji Enstitüsü / Jet İtiş Gücü Laboratuvarı (JPL)‘na aittir.
Çeviri ve Düzenleme
Murat TUNÇAY - Tahir ŞİŞMAN

YILDIZLAR VE YAŞAMLARI

 

 
YILDIZLARIN BAZI ÖZELLİKLERİ

1-Yıldız:Evrende en bol bulunan element olan hidrojenin, yavaş yavaş helyum, karbon, azot, oksijen, demir gibi, daha ağır elementlere dönüştüğü ve içinde termonükleer reaksiyonların yer aldığı bir gökcismi .

2- Yıldızlar, atom ve molekülden çok, iyon ve elektronlardan oluşmuş bir gazdır.

3- Yüzey sıcaklıkları, çevrelerinin sıcaklıklarına göre çok yüksek olduğu için, uzaya sürekli enerji salarlar.

4-Yıldızlar, içlerinde oluşan nükleer tepkimelerle, uzaya devamlı enerji salmaları sonucu, kütlelerinden kaybederler. Ancak bu kütle kaybı, yıldızın yaşamı boyunca kütlesinin %1’ini geçmez.

5- Yıldızda gerçekleşen en önemli tepkime zinciri , hidrojeni helyuma dönüştüren zincirdir(hidrojen yanması).

6- Yıldız kütlesi, ne kadar büyükse, hidrojenin yanma süresi, o kadar kısa olur.

7- Yıldızlar, doğar, büyür ve ölürler. Bir yıldızın öldüğünü görmek, doğduğunu görmekten çok çok kolaydır.

8- Bir yıldızın yaşamı süresince, yıldızın içerdiği madde, birbirine zıt yönlü iki kuvvetin etkisi altındadır.
…….a-Maddeyi birbirine doğru çeken, yani yıldızı çökmeye zorlayan kütle çekim kuvveti.
…….b-Yıldızdaki nükleer tepkimelerin yan ürünü olarak ortaya çıkan, yüksek sıcaklığın, ısı gaz basıncı.

Bu iki kuvvet dengelendiği sürece yıldız yaşamını sürdürür.

9 Gökadamızda, her yıl güneş kütlesinin 3 katı ile 10 katı arasında değişen kütlelerde, 30-40 yıldızın doğduğu tahmin ediliyor.

10- Büyük kütleli yıldızlar, gökadaların evriminde,temel rol oynarlar.Yaşamlarının sonunda, dış katmanlarının büyük bölümünü, uzaya fırlatan bir patlamayla yok olurlar. Bu süpernova patlamasıdır. Bu patlama, gökadaların kimyasal açıdan zenginleşmesine sebep olur.

11- Bir yıldızın, parlayacağı süreyi, doğduğu andaki kütlesi tayin eder. Kütle, ne kadar büyükse, parlaklık o kadar fazladır.Ancak bir yıldız ne kadar büyük kütleli ise, o kadar kısa sürede bir karadeliğe dönüşür.

YILDIZLARIN DOĞUMU

Galaksimizdeki yıldız oluşum bölgelerinin, yıldızlararası ortamın, en yoğun, en soğuk ve en karanlık bulutları olduğu gözlenmektedir. Bu bulutların kütleleri, 10000-1 milyon güneş kütlesi arasında olup; temel olarak, molekül yapısındaki hidrojenden oluşmaktadır.

Kısa ömürlü büyük kütleli yıldızlar, oluşum bölgelerini aydınlatmaktadır. Yıldız doğumlarının gözlemlendiği yıldızlararası bulutlar ve genç yıldızların bulunduğu bölgeler, sarmal kollarda yoğunlaşmaktadır.

Tıpkı kalabalık bir trafikte olduğu gibi, bulutlar, gelgit alanının yarattığı yüksek yoğunluk bölgelerinde, zaman zaman çarpışırlar .Çarpıştıklarında, tıpkı iki kartopu gibi kaynaşırlar.Çarpışan bulutlar, bir yandan galaksi çevresinde dönerken, bir yandan da boyutları, yavaş yavaş büyüyen, karmaşık topaklanmalar oluştururlar. Bulutların kütleleri, arttıkça yoğunlaşırlar ve kütle çekim kuvvetleri de, buna paralel olarak artar. Bu yolla bulutlar, artık kararlı olmadıkları boyutlara kadar büyürler. En büyük kütleli bulutlar, sonunda birçok yıldız kütle parçaları halinde, kümelere bölünürler. Bunlar ilkel yıldızlar olup, zamanla yıldıza dönüşecek olan cisimlerdir.

Sonraki aşama, merkezlerindeki sıcaklık ve basıncın arttığı, yuvarlak kütlelerdir. Bu sıcaklık, 10 milyon dereceye ulaştığında ise, kütlenin içindeki hidrojen gazı, termonükleer reaksiyona başlar ve böylece bir yıldız doğmuş olur.

Hubble uzay teleskobu, yıldızların doğuşuna tanıklık etti. Dünyadan 7000 ışık yılı uzaklıktaki kartal nebulasında (bulutsu), yıldız oluşumuna imkan verecek, 50 kadar kozmik yumurtanın çatlamasını görüntüledi .

 

YILDIZLARIN EVRİMİ VE ÖLÜMÜ

*BEYAZ CÜCE

beyaz cüce

Güneşe benzeyen yıldızlar, yaşamlarını beyaz cüce olarak, sonlandırırlar. Yıldızların %98’i, evrimlerinin son aşamasında, beyaz cüceye dönüşürler. Yıldızda gerçekleşen en önemli tepkime zinciri, hidrojeni helyuma dönüştüren zincirdir (hidrojen yanması). Ancak yıldızın nükleer yakıtı sınırlıdır.

1- Hidrojen azalıp helyum arttıkça, çekirdeğin yoğunluğu artar. Merkezdeki kütle çekim, gaz basıncına baskın hale gelmeye başladıkça da, yıldızın çekirdeği çökmeye başlar.

2- Basıncı iyice artan hidrojeni yakan katman, çok hızlı bir yanma sürecine girer. Böylece, ortaya çıkan ışınım basıncı, yıldızın dış katmanlarının genişlemesine yol açar. Yıldız, o kadar genişler ki; çapı eski çapının 100 katını geçer. Bu “Kırmızı Dev “aşamasıdır. Yüzey alanı çok arttığından, 1000 kat daha fazla ışıma yapar.

3- Sıkışan çekirdek, helyumun karbon oluşturmasına yol açar. Bu süreçte yıldız, hemen hemen eski büyüklüğüne döner. Hidrojen yakan kabuk, sonunda yakıtını bitirerek zayıfladığında, yıldız büzülür, mavileşir( Mavi Yıldız ).

4- Karbon çekirdeğin dışındaki helyum, son derece şiddetli biçimde yanar. Açığa çıkan ısı, dış kabukta bir hidrojen yanması başlatır. Yanmakta olan her 2 kabuktan yayılan ısı, kırmızı dev yıldızın, daha fazla şişmesine sebep olur . Yıldız,ışıma gücü, 1000 Güneş ‘e eşit olan ” Kırmızı Süper Deve “dönüşür.

nötron yıldızı

5- Öylesine çok miktarda enerji açığa çıkar ki; yıldız, kararsız hale gelir ve dış katmanlarını, yıldız rüzgarı ile uzaya püskürtür. Sonunda geride, yıldızın orijinal kütlesinin %10’unu oluşturan ve genişlemekte olan iyonlaşmış bir gaz kabukla çevrili karbon çekirdek kalır. Dış kabuk, gezegenimsi bulutsu oluşturur. Çekirdek iyice çökerek, bir beyaz cüce olur.

*NÖTRON YILDIZI

Kütleleri,1,3 ile 3 Güneş kütlesi arasındaki yıldızlar; yaşamlarını, yukarıdaki şekilde sonlandırırlar. Büyük kütleli yıldızların evrimleri hızlıdır. Yıldız, süper kırmızı deve dönüştükten sonra, çekirdek karbonunu da yakarak, oksijene dönüştürecek kadar ısınır. Füzyon (kaynaşma) reaksiyonları sonucu, gittikçe daha ağır elementler üretilir. Sonunda çekirdek,tümüyle demire dönüşür. Demir, bu reaksiyonların son halkasıdır. Isı kaçarken çekirdek, büzülür ve sıcaklık milyar kelvini aşar. Çekirdek, çöker ve atomların ötesinde, atom çekirdeklerinin sıkıştırıldığı ,çok daha yoğun bir durum oluşur. Bu durumda protonlar, elektronları yakalayarak nötronlara dönüştürür. Çekirdeğin çökmesi, kırmızı süper dev evresindeki yıldızın dış katmanını, büyük bir hızla dışa atan bir şok dalgası oluşturur. Bu bir süpernova dır.

nötron yıldızının oluşum evreleri

Ortaya çıkan nötron yıldızı nın yarıçapı 1 km ve yoğunluğu, santimetreküpte 1 milyar tondur. İlerde sıcaklığını

karadelik

koruyacak bir enerji kaynağı olmadığından, yavaş yavaş soğur. Bir kaç milyon yıl sonra, temel enerji bakımından gözden kaybolur. Karanlık madde ye dönüşür.

*KARADELİK

Eğer bir yıldız çekirdeğinin kütlesi, birkaç Güneş kütlesinden büyükse, yada yıldızlar yeterince büyük yoğunluklarda, bir araya geldiklerinde; kütlesi, Güneş kütlesinin binlerce, milyonlarca, milyarlarca katı olan çok büyük kütleli karadelikler ortaya çıkar. Karadır, çünkü ışığın kaçmasına izin vermez. Hatta fenerinizle aydınlatmaya çalışsanız da, fenerinizden gelen ışığı yutacaktır. Deliktir, çünkü içine attığınız herhangi bir şey, tekrar yüzeye çıkamaz.

Hilal Nevruzoğlu

Kaynak: 1-Joseph Silk, Evrenin Kısa Tarihi , Çev.Murat Alev,TUBİTAK Yy,1997.
………..2-Bilim ve Teknik.

 

Kaynak 
ys@yaklasansaat.com

NASA, dünyanın beklediği açıklamayı yaptı

Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi (NASA), Dünya dışında yaşam olabileceğine dair bugüne dek elde edilmiş en önemli bilimsel bulguyu açıkladı.
TSİ 21.00′de, NASA’nın Washington’da bulunan merkez binasında yapılan basın toplantısında, araştırmayı yürüten Arizona State Üniversitesi ekibinin başındaki isim Dr. Felise Wolfe Simon önemli açıklamalarda bulundu. Simon, bugüne dek tüm yaşam formlarında var olan biyo moleküler yapıdan ayrışan GFAJ-1 mikrobu hakkında açıklamalarda bulundu.

Dr. Wolfe Simon, basın toplantısının başlangıcında şu açıklamayı yaptı:

“Bugün konuşacağım şey, çok uzun süreden beri yapılan bir araştırmanın sonuçları olacak. Arseniği temel moleküllerinde bulunduran bir mikrop keşfettik. Bugüne kadar bildiğimiz şey, yaşam için altı elementin, yani karbon, hidrojen, nitrojen, oksijen, fosfor ve sülfürün gerekli olduğuydu. Bu elementler DNA, protein, yağların ve hücrelerin bilgi yapısında bulunuyor. Keşfettiğimiz mikrobun sahip olduğu arsenik ise moleküler yapısında bulunan elementlerin yerini alıyor.”

Simon, “GFAJ-1″ adı verilen bu mikrobun bugüne kadar eşine rastlanmamış bir şeyi yapabildiğini ve “yaşam için en gerekli elementlerden biri kabul edilen fosfor yerine arsenik bulundurduğunu” belirtti. Simon, mikrobun California eyaletinde bulunan ve kendine özgü bir ekosisteme sahip olan Mono Gölü’nde keşfedildiğini belirtti.

Mono Gölü, denizlerdekinin üç katı tuz oranına sahip. Ayrıca, arsenik yoğunluğunun çok fazla olması nedeniyle yaşamı olanaksız kılan bir ekosistem bulunduruyor.

TÜM TEORİLER DEĞİŞTİ

Ancak Simon ve ekibi, GFAJ-1′in yaşamın oluşmasına olanak vermeyen gölde bugüne dek eşine rastlanmamış bir biyo moleküler yapı oluşturarak hayatta kaldığını ortaya çıkardı.

Simon, “Arsenik, periyodik tabloda fosforun hemen altında bulunuyor. Bu iki elementin fiziksel olarak atom büyüklüğü birbirine benziyor. Ayrıca kimyasal yapılarında da benzerlik bulunuyor. Laboratuar ortamında üzerinde test yaptığımız mikrobun, fosfor içermeyen bir ortamda nasıl hayatta kaldığını araştırdık. Gerekli olan tüm diğer elementlerin bulunduğu ortamda, fosforu tamamen arındırdık ve çok fazla oranda arsenik ekledik. Sonuçta, mikrobun büyüdüğünü ve geliştiğini gördük” dedi.

Simon, gösterilen animasyonda şu açıklamaları yaptı: “Aldığımız sonucun ardından bunun nasıl olduğunu anlamak için mikrobun DNA’sını inceledik. Burada arseniğe rastladık. Tıpkı fosforun yaptığı gibi, arsenik hücrenin içindeydi ve DNA ile bağ kurmuştu. Kısaca, fosforun olması gerektiği yerde arsenik bulunuyordu.”

Elde edilen bulgunun bugüne kadar bilinen her şeyi baştan yazdığını belirten Simon, “Tüm teoriler değişti. Dünya üzerinde bildiğimizden tamamen farklı bir moleküler yapıya sahip olarak yaşayabilen bir organizma var. Temel molekülleri içinde arsenik bulunuyor” dedi.

BİLİM İNSANLARI GÖRÜŞLERİNİ AÇIKLADI

NASA’nın kendi televizyonu ve internet sitesinden canlı yayınlanan konferansta, araştırmada yer alan bilim insanları görüşlerini iletti. Arizona Üniversitesi’nden James Elser, şu ifadeleri kullandı:

“Yapılan keşif çok büyük ve insanlık adına büyük önem taşıyor. Ekoloji alanında yapılan tüm araştırmalar, fosforun yosunlardan hayvan türlerine kadar sayısız canlı için çok önemli bir yer tuttuğunu gösteriyor. Tahıl üretimi, bitki hayatı, kaliteli gübre gibi birçok unsurun içinde bulunduğu ekolojik devrim için fosfor gerekiyor. Ayrıca, fosfor farklı ekosistemlerdeki çeşitli yaşam türleri için de çok önemli. Kısaca yaşamın sürdürülebilmesi, ekosistemlerin yaşanabilir olabilmesi ve organizma hayatı adına gerekli bir element.”

“Fosforu milyarlarca yılda oluşmuş olan madenlerden elde ediyoruz. Ancak bu madenlerin jeolojik yayılımları çok farklı ve başta Fas olmak üzere bulundukları yerlerde hızla tükenme noktasına geliyorlar. Yeşil devrim için gerekli olan bir şeyin yaşanması insanlığın geleceği için tehdit oluşturabilir. Ancak fosfor kullanmak yerine moleküler yapısından onun yerine başka bir element kullanan akıllı bir varlık, her şeyi kolaylaştırabilir.”

Elser, biyo enerji üretimi sağlamak için fosfor elde edilebilecek bir yöntem bulunmasının çok önemli olduğunu, bu kapsamda DNA’sında fosfor yerine arsenik kullanan bir organizmanın bulunmasının şoke edici bir gelişme olduğunu belirtti.

Organik kimyager Steve Banner ise şu açıklamayı yaptı:

“Kimyacılar olarak bunun istisnai bir keşif olduğunu söyleyebiliriz. Fosforu çok az, arseniği de bir o kadar fazla içermesi, bugüne dek görülmemiş bir özellik. Arsenik, mikrobun DNA yapısında zayıf halkayı oluşturuyor diyebiliriz. Farklı elementlerin birbirleriyle olan bağları uyuşmazsa, DNA zinciri kopar. Arseniğin yer aldığı DNA sarmalına sahip organizmanın incelenmesiyle, Dünya dışı varlıkların neye benzedikleri hakkında çok daha geniş bir bakış açısına sahip olacağız.”

Banner, “DNA’daki zayıf bağlantıyı sıcaklıkla ölçebiliyoruz. Satürn’ün uydusu Titan, Dünya’ya göre daha düşük sıcaklığı daha düşük olan bir atmosfere sahip. Bu şartlar altında arsenik çok daha kullanışlı olabilir. Kısaca, soğuk bir çevrede, arsenik için daha istikrarlı bir ekosistem oluşacaktır.”
Mynet Haber….

Gönderen TUNALIM zaman: 23:21 0 yorum
Etiketler: ,

05 Ekim 2010 Salı

Prof. Dr. Ahmet Ercan, son yapılan bilimsel araştırmalara göre, depremden 3 ile 5 gün önce depremin patlayacağı ocakta, aşırı bir gerginlik birikmesi sonucu, “gerginlik dalgaları ya da gravitational waves” diye anılan, deprem ölçerlerin duyamadığı, büyük dalga boylu, küçük genlikli dalgaların oluştuğunu ilk kez belirlediklerini ve bu dalgaları deprem olmadan 3 ile 5 gün önceden ölçerek 4,5’den büyük depremlerin geliyor olduğunu söyleyebileceklerini bildirdi.
Photo Images Free Image Hosting Funny Pics
Photo Images at ImageHousing.com

Ülkeler Deprem Kestirme Ağı (GNFE) Türkiye Başkanı ve İTÜ Maden Fakültesi Jeofizik Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ahmet Ercan, yaptığı yazılı açıklamada, yıllardır depremlerin önceden bilinmesi üzerine tüm ülkelerde jeofizik mühendislerince yoğun olarak çalışmalar yapıldığını ve sonuca da çok yaklaşıldığını belirterek, şu bilgilere yer verdi:

“GNFE olarak son yaptığımız bilimsel araştırmalara göre, depremden 3 ile 5 gün önce depremin patlayacağı ocakta, aşırı bir gerginlik birikmesi sonucu, ‘gerginlik dalgaları ya da gravitational waves’ diye anılan, deprem ölçerlerin duyamadığı, büyük dalga boylu, küçük genlikli dalgaların oluştuğunu ilk kez belirledik.

Bu dalgaları deprem olmadan 3 ile 5 gün önceden ölçerek, 4,5’den büyük depremin geliyor olduğunu söyleyebileceğiz. ‘Atropatena’ diye anılan deprem kestirme düzeneğini depremler sıklıkla hareketlilik gösterdiği Endonezya ile Pakistan’a yerleştirdik. Deneme ölçümlerinde yüzde 95 başarıya ulaştık. Aygıtın İstanbul için olanını bu ay içinde İstanbul’daki laboratuvarımızda üretmeye başlayacağız. Aygıtlardan birini İstanbul, diğerlerini Trabzon, Antalya ve Mardin’e koymayı düşünüyoruz. Bu konuda, 17 Nisan 2011’de Çanakkale Üniversitesinde çok geniş katılımlı uluslararası bir toplantı düzenliyoruz. Bu toplantıda depremleri önceden bilme üzerine tüm ulusların bu konuda uzman bilimcileri bir araya gelecek. Toplantıda tüm araştırmalar enine boyuna konuşulacak.”

Kaynak:Haber ekolay net—TUNALIM..