Türkiye, Rusya ile uzayı keşfedecek

Türkiye Bilimsel ve Teknolojik Araştırma Kurumu (TÜBİTAK), Rusya Uzay Araştırmalar Enstitüsü (IKI) ve Kazan Federal Üniversitesi (KFU), uzayın keşfi çalışmalarına ilişkin işbirliğine gitti.

TÜBİTAK’tan yapılan açıklamaya göre, Moskova’da düzenlenen törende anlaşmayı, TÜBİTAK Başkan Yardımcısı Prof. Dr. Abdullah Çavuşoğlu, Rusya Bilimler Akademisi Uzay Araştırmaları Direktörü Akademisyen Lev M. Zelenyi ve Kazan Federal Üniversitesi Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Danis Nurgaliev imzaladı.

Zelenyi, buradaki konuşmasında, Türkiye ile uzayın keşfi konusunda daha geniş alanlarda da işbirliği yapmak istediklerini söyledi.

Anlaşma, Antalya Saklıkent Bakırlıtepe mevkisinde kurulu RTT150 teleskobunun kullanım şartlarını ve ortak uzay araştırmalarını kapsıyor. Anlaşmaya göre, en çok 3 yıllık bir geçiş dönemi olacak ve bu dönemde Türk tarafı, teleskobun kullanım zamanının yüzde 55’ini, Rus tarafı da yüzde 45’ini alacak.

X IŞINI UYDUSU

Önümüzdeki 3 yıl içerisinde Rus-Alman ortaklığında bir X ışını uydusunun (Spektrum Röntgen Gama-SRG) uzaya fırlatılması planlanıyor. Anlaşmaya göre, uzaydaki X ışını kaynakları gözlemlenecek ve ortak çalışmalar yürütülecek. Antalya Bakırlıtepe’de bulunan RTT150 teleskobu, X ışını yayan kaynakların optik olarak gözlenmesinde destek verecek. Bu dönemde zaman paylaşımı yarı yarıya olacak.

Uydunun tüm evreni tarayarak keşfedeceği X ışını kaynaklarının optik özellikleri RTT150 teleskobu ile takip edilerek araştırılacak. SRG uydusunun keşfedeceği X ışını kaynaklarının yüzde 2’si Türk tarafına (TÜBİTAK) verilecek ve ilaveten yüzde 2’lik bir dilimi üzerinde de Rus ortaklarla işbirliği yapılarak araştırmalar yürütülecek. Ayrıca sınırlı sayıda parlak X ışını kaynakları üzerinde, Rus ve Türk bilim adamları tarafından optik dışında modellemeler yapılacak.

Reklamlar

UZAY ARAŞTIRMALARI

 

İnsanoğlunun daha ilk çağlardan beri süregelen merakı, düşünen ve araştırmacı yapısı hemen her konuda olduğu gibi uzayıda araştırma ve inceleme yapmasına neden olmaktadır. Günümüzde NASA (National Aeronautics and Space Administration, Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi olarak tercüme edilebilir), ESA (the European Space Agency, Avrupa Uzay Ajansı) gibi kuruluşların yanı sıra Rusya, Japonya, Kanada, Çin gibi ülkelerde uzay araştırmalarında öncülük yapmaktadır.

100,000 Stars

100,000 Stars

Try it online: http://workshop.chromeexperiments.com/stars 100,00 Stars is an interactive visualization of the stellar neighborhood created for the Google Chrome web browser. It includes real location data of over 100,000 nearby stars, including 

 

Uzay araştırmalarının başlıca nedenlerini şu şekilde sıralayabiliriz:
  1. Güneş sistemimizin araştırılıp incelenmesi, gezegenlerin yapısı
  2. Dünya dışında yaşam olasılığının araştırılması
  3. Galaksiler, yıldızlar, karadelikler ve diğer uzay yapıtaşlarının incelenmesi
Uzayın araştırılmasında daha onlarca neden sayılabilir. Ayrıca uzay araştırmaları; tıp, fizik, kimya, biyoloji, endüstri gibi diğer alanlara da çok önemli katkılar yapmaktadır.

UZAY ARAŞTIRMALARI TARİHİ

İnsanoğlunun uzay serüveni, Sovyetler Birliği’nin, 4 Ekim 1957′de Dünya’nın ilk yapay uydusu Sputnik-1′i uzaya göndermesiyle başladı. Sputnik-1, Dünya’dan 224 km yukarıda bazı bilimsel deneyler yapmak için fırlatılmıştı.
Sputnik-1′in ardından, uzaya ilk insanlı uçuşu yine Sovyetler gerçekleştirdi. 1961 yılında Yuri Gagarin, Vostok-1 adlı kapsül ile, Dünya’nın etrafını 1 kez dolandı. Sovyetler’in bu önemli başarıları karşısında ABD, o zamanlar daha yeni filizlenen uzay yarışında öncülük şansını yitirmişti. Ancak, 20 Haziran 1969′da Apollo-11 uçuşu ile ABD, Ay’a ilk kez insan indirmeyi başararak tarihe geçecek ve uzay araştırmaları alanında önemli adımların neredeyse tek odağı haline gelecekti.
İnsanoğlunun yaşadığı Dünya’ya “tepeden” bakmaya başladığı o tarihlerden bu yana, uzay araştırmaları ve uzaydan araştırmalar çok hızlı bir gelişim gösterdi; uzay teknolojilerinde ardı ardına devrimler yaşandı. Bir zamanlar yalnızca bilimsel merakın bir ürünü gibi görünen bu çalışmalar, bugün günlük yaşamın vazgeçilmez öğeleri haline geldi. Belki daha da önemlisi, felsefi görüşümüzü kökünden etkiledi. Artık evreni, her türlü etnik ve dinsel şovenizmden uzak, bir “dünya vatandaşı” duyarlılığıyla algılamaya başladık. Carl Sagan’ın deyişiyle “Merkezi ve kuruluş amacı biz olmayıp, enginlikte ve sonsuzlukta kaybolmuş minnacık; yüzlerce milyar galaksi ve milyarlarca trilyon yıldızla bezenmiş bir kozmik okyanusta dönüp dolaşan bir Dünya” üzerinde yaşadığımızı farkettik. İnsanoğlunun gözünü gökyüzüne çevirmesiyle başlayan bu süreç, uzayın kendisi gibi sonu olmayan bir serüvene benziyor. Uzay araştırmalarında kullanılan ve gün geçtikçe daha da güçlenen teknik donanım ve artan bilgi birikimi de bu serüvende insanoğlunun en büyük yardımcısı. Gelecek yüzyılın araştırmacıları hiç kuşku yok ki, uzay araştırmaları üzerine yoğunlaşacaklar. Bu araştırmaların temelini oluşturan, disiplinlerarası yatay çalışmalar, projeler, çalışma ve düşünce sistemleri de bu doğrultuda gelişecek.
Bilimin tüm disiplinlerinin bir arada bulunmasını gerektiren uzay araştırmaları büyük organizasyonlarla yürütülüyor. Bunlar arasında en önemlisi hiç kuşkusuz Amerikan Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi-NASA. Önemli adımlara imza atmayı ve bunu iyi bir reklamla dünyaya duyurmayı hep başarmış olan NASA, uzay serüvenlerinin “Baş Oyuncu”su! Sovyetler ise, her ne kadar uzay çalışmalarının başını çekmiş ve uzay yarışında adı ABD ile birlikte anılmış olsa da bugün bu alanda öncü rolü oynamaktan biraz uzak görünüyor.
Günümüzde uzay araştırmaları bu iki ülkeyle sınırlı değil artık. Japonya, Kanada gibi gelişmiş ülkelerin bireysel çalışmalarının yanı sıra, adını son yıllarda sıkça duymaya başladığımız bir başka büyük organizasyon daha var: ESA. Uzay araştırmalarına oldukça iddialı başlayan ve görece daha genç bir organizasyon olan ESA, çokuluslu yapılanmasıyla da farklı bir ekolü temsil ediyor.
Kısa adı ESA (European Space Agency) olan Avrupa Uzay Ajansı, 14′ü kıta Avrupa ülkesi (Almanya, Avusturya, Belçika, Danimarka, Finlandiya, Fransa, Hollanda, İngiltere, İrlanda, İspanya, İsveç, İsviçre, İtalya ve Norveç) biri de kısmi işbirliği (Kanada) olmak üzere 15 ülkenin hükümetler düzeyinde üyesi olduğu bir Avrupa kuruluşu. ESA, Avrupa’da bulunan iki eski Avrupa Uzay Organizasyonu, ESRO (European Space Research Organization) ile ELDO’nun (European Organization for the Development and Construction of Space Vehicle Launchers) birleşmesiyle 1975 yılında kurulmuş bir organizasyon. Çekirdeğini oluşturan bu iki kuruluşun yükümlülüklerini ve haklarını elinde tutan ESA, temel olarak, uzay bilimleri (gezegenler, uzay boşluğu, Güneş, ısı, enerji, göktaşları, yıldız sistemleri, uzay fiziği, astronomi vb.), yeryüzü gözlemleri (enerji, su, maden ve mineral kaynaklarının araştırılması), telekomünikasyon (uydu haberleşmesi, GPS), uzay taşıyıcıları (uydu fırlatma sistemleri, araştırma uyduları), mikroçekim ve uluslararası uzay istasyonu gibi alanlarda çalışmalarını sürdürüyor.
Uzay bilimi tek bir disiplin değil; Güneş ve gezegen araştırmalarından astrofiziğe dek uzanan geniş çaplı ve birbiriyle sıkı ilişki içinde olması gereken disiplinleri kapsıyor. Uzayı ve evreni araştırırken yakın çevremizi, gezegenleri ve her şeyden önemlisi Dünya’yı farklı bir açıdan inceliyor.Uzay araştırmaları, diğer deneysel bilimlerle karşılaştırılmayacak büyük kısıtlamalarla karşı karşıyadır. Göktaşları, Ay ve yakın gezegenler dışındaki hiçbir gökcismine ulaşılamadığı için, çoğu kez yalnızca gökcisimlerinden yayılan yada yansıyan ışınımlarla yetinmek gerekir. Yer’ in kendi ekseni ve güneş çevresinde dönen, yalpalayan ve nutasyon hareketi yapan bir gözlem yeri olması da ek güçlükler doğurur. Ancak, gözlem araçlarını atmosferin dışına taşıyarak ya da gözlem aracının Yer’ in dönüşünün etkisini dengeleyecek biçimde hareket etmesini sağlayarak, bu tür güçlükler bir ölçüde yenilebilmektedir. Gökcisimleri ile ilgili çalışmalar çoğu zaman, ölçümleri de içeren gözlemlerden ve kuramsal araştırmalardan oluşur ….Uzay(SKY)

Bilim ufolar için ne diyor?

Astronot Albay Gordon Cooper, Avustralya üzerinde büyük bir UFO ile karşılaşmış, dünya diline benzemeyen konuşmalar kaydetmişti ama kendisi bunu sonradan reddetti. Bir yol sonra Kasım 1978´de ondan bir mektup aldım ve nihayet kendisiyle konuştuğumda uzay uçuşlarında birçok kez UFO´larla karşılaştığını, başka astronotların da böyle şeyler yaşadıklarını ama konuşmamaları için uyarıldıklarını söyledi…” Yazar Sidney Sheldon
“Atmosferimizde ve hatta yeryüzünde insan yapısı nesneler veya bilimin tanıdığı fizik güçlerin dışında nesneler bulunduğu kanıtları çok artmıştır. Sözlerine inanılması gereken insanlar böyle nesneleri gördüklerini söylüyorlar…” 1971-73 arasında Britanya Genelkurmay Başkanı Lord Hill-Norton
” Bazı raporlar bize gizli askeri üslerimizin üstünde yaşadışı uçan araç trafiğinin bulunduğunu gösteriyorlar. Güvenilir insanlar bu aracı yakından gördüler… Araçlarda bir işaret veya tanıtıcı bir amblem yoktur. Bunlar kim ve nedir? Neden hava sahamızı ihlal ediyorlar?” Tümgeneral Erik Reuterswaerd-İsveç
” Bunların roket olmadıklarını anladık, ancak daha fazla bir araştırmaya giremeden yabancı yetkililerle konuşan askeri yetkililer araştırmayı durdurdular…” Prof. Paul Santorini, bilim adamı- Yunanistan
” Garip şeyler görüldüğü artık kesindir. Aklı başında olup ta birşey gördüğünü iddia eden inanılır insanların sayısı gittikçe artmaktadır.” General Lionel Max Hassin, NATO Savunma Koordinatörü ve Fransa Hava Kuvvetleri Komutanı

Bilim ufoları sevmiyor

Bilim dünyası tarafından 2000 yılında Michigan´da düzenlene panelde , ufo olaylarının üzerine odaklanırken fiziksel kanıtların bazıları kalite veya yeterlilik yönünden sorgulanıyordu. Özellikle fotoğraflar, radar kayıtları, taşıtların karıştırılması, uçuş teknolojilerinde görülen veya yaşanan sorunlar, görünür çekimsel veya atıl enerjiler, topraküstü izleri, bitkilerin zarar görmeleri, tanıklardaki psikolojik etkiler ve kalıntılar üzerinde duruluyordu. UFO ilişkilerini anlatan raporların bir kısmı toplumsal sağlık bakımından tehlikeli bulundular. Bazı tanıklar radyasyon benzeri yanıklardan zarar gördüklerini anlatıyorlardı. Bu tür iddialar panelistleri olası sağlık riskleri üzerinde durmak için tıbbi araştırmaların gerekliliğine yöneltti. Bilimsel görüşün temeli rapor edilen olayların çoğunluğunun nadir raslanan doğal olaylar olduğu yönündeydi, yüksek düzeydeki elektriksel ortamlarda (Şimşeklerin yoğunlaştığı anlar) veya radar yanılgılarında (radar dalgalarının atmosferik etkiler tarafından etkilenmesi gibi) benzer olaylar yaşanıyordu. Buna karşın, panelde UFO´ların veya UFO´larla ilgili bazı fenomenlerin bir inanç veya moda olarak yorumlanması doğru bulunmamış ve üzerinde durulmamıştı. Oysa böyle bir konuda bilimin desteği şarttı.
Kanıtlarla ilgili daha gelişmiş analizler konusunda ise panel pek istekli değildi, bazı raporların veya tanıklıkların daha iyi aydınlatılması gerekiyordu. Birçok tanınmış UFO soruşturmacısı bilimsel komite tarafından yetersizlikle suçlandılar, öncelik tanınmadı ve gereken bilimsel önceliğe hak kazanamadılar yani yeterince dikkate alınmadılar. Bunun bir nedeni de, bu tür UFO araştırmacılarının daha ziyade, çok bilinen klasik UFO olaylarından sürekli söz etmeleriydi. Komite yeni verileri istiyor ve onlarla ilgili bilimsel analizleri soruşturuyordu, olasılıkla yeni ortaya çıkan yani taze kullanılabilir bilgilerle yola çıkılarak UFO sorunu çözümlenebilir veya anlaşılabilirdi. Komite böyle düşünüyordu. Buna karşın tüm negatifliklere, eksikliklere ve katı görüşlere rağmen sonuçta şöyle bir yorum yapılmıştı;
1. UFO sorunu basit değildir çünkü benzersiz ve evrenseldir.
2. Ne olursa olsun açıklanamayan gözlemler yine de vardır, bu da bilimin yeni çalışmalara girip bilgisini arttırması gereğini getirir.
3. Çalışmalar olaylara yönelmeli, bağımsız bir çizgide sürdürülmelidir.
4. UFO toplumu yani UFO´lara inananlar ile fizik bilimciler arasında sağlıklı bir ilişki kurulmalıdır.
5. Bu alanda enstitüsel desteğin sağlanması yararlı olacaktır.
Altı yıl içinde UFO olaylarında ölenler rastlantımı?
Altı yıl içinde Yıldız Savaşları ve UFO araştırmalarını içeren elektronik savaş dallarında çalışıp ölen bilim adamları.
o Prof. Keith Bowden- Otomobil kazası
o Jack Wolfenden-Planör kazası
o Ernest Brockway-İntihar
o Stephen Drinkwater-İntihar
o Yarbay Anthony Godley-Kayıp
o George Franks-İntihar
o Stephen Oke-İntihar
o Jonathan Wash-İntihar
o Dr. John Brittan-İntihar
o Arshad Sharif-İntihar
o Vimal Dajibhai-İntihar
o Avtar Singh Gida-Kayıp
o Peter Peapell-İntihar
o David Sands-İntihar
o Mark Wisner-İntihar
o Stuart Gooding-Cinayet
o David Greenhalgh-Kaza
o Shani Warren-İntihar
o Michael Baker-Kaza
o Trevor Knight-İntihar
o Alistair Beckham-İntihar
o Tümgeneral Peter Ferry-İntihar
o Victor Moore-İntihar
UFO´lar ve bilimsel korku
50 yıldan beri dünyanın birçok yerinde birbirlerine benzer UFO raporları yayınlanmaktadır. Bu raporların veya gözlemlerin içersinde çoğunlukta sahtekarlıklar, halüsinasyonlar, gezegenler, yıldızlar, meteorlar, bulutsu oluşumlar, ışık topları, gizli tutulan yeni uçak deneyleri ya da dünyadışı canlılara ait uzay araçları yer alırlar. Dünyada böylesine zengin ve çeşitli bir kaynak yoktur ve de çok az konu böylesine yoğun toplumsal bir ilgi görmektedir, buna karşın bilimsel çevrelerin ilgisi tam aksine, yok denecek kadar azdır. Bilimsel desteğin yoksunluğu sonuçta gerekli araştırma fonlarının bu konuya yönlendirilmesini engellerken aynı düzlemde de elde edilen bazı ciddi ipuçları ve veriler değerlendirilmemekte ve yitirilmektedir. UFO´ların bir inanç olduğu yaklaşımı ilk kez 1969´da Condon Raporu´nda belirtilmiş ve bundan sonra da bilimsel temas yok denecek kadar azalmıştır. Bilim çevrelerine yerleşen soğukluğun ve konudan kaçınmanın içinde, saygınlık yitirme endişesi de vardır. Aslında nedenler veya bilimin gerekçeleri göreceli bir önem çizgisinde ve alacakaranlıktadır yani belirgin değildir fakat etki güçlüdür ve bilimin UFO´lara olan ilgisi her geçen gün daha çok azalmakta ve konu gittikçe yükselen bir çizgide UFO tarikatlarının veya mezheplerinin ya da fanatiklerinin eline geçmektedir.

Bilime göre UFO olaylarındaki eksiklikler
Bilimin genel algısı ve tavrı içersinde, eğer UFO gözlemleri bilimsel bir problemse daha çok psikolojinin ve bilimsel fizik-algının araştırılması yaklaşımı dikkat çeker. Gerçekten de bazı gözlem raporları çok basit söylentileri kapsarlar, bir insan gökte birşey görmüş veya gördüğünü sanmıştır. Bazen raporlarda birden fazla tanık vardır veya bazen olayın birden fazla tanığı farklı yerlerdedirler. Bu basitlik düzeyinde olsa bile sonuçta yine de ortada bir fiziksel olay vardır ama bilimciler UFO olaylarına fiziksel yaklaşımlarda bulunmak istemezler. Amaç ne olursa olsun sanki fiziksel kanıtlardan kaçınılmaktadır. Böylece peşinen “hayır” denmekte veya çözüm için bilimsel katkının yolu kapatılmaktadır. Oysa, bilimin katkısı UFO sorununu çözebilir. Belirtilen bilimsel politika belki de panele katılan bilim adamlarını da etkilemiş, topu topu birkaç gün süren tartışmalarda daha çok kategorize edilmiş kısıtlı olaylara ancak hazırlayıcı bir çizgide yönelinmiş, konunun kompleksliği ve de uzun tartışmalara gerek olduğu göz önüne alınmıştır. Doğal olarak böyle bir panelden çözümsel sonuçlar beklenmişti ama elli yıllık bir gizem birkaç günde çözümlenemezdi. Bilimsel gelişmeler çizgisinde, cevaplandırılamayan olaylarda ortak bir görüşe varılmış olsa da, bilimciler yeterince bilgilendirilmemişler, araştırmalar yeterince yapılmamış ve bilimsel çevrelerde değerlendirilmemişti. UFO sorunu henüz bu iki basamakta sıkışıp kalmıştır.

UFO´lar hakkında bilimin göremedikleri

SETI (Dünyadışı Yaşamı Araştırma Projesi) ve UFO fenomeni farklı yaklaşımlar gerektirirler. Bilim SETI projesini izleyebilir ve bu şekilde de birbirine benzer koşullar içersinde kısıtlı kalabilir, ilgili teknolojik alanlar ise iyi tanımlanmalı, önceden belirlenmiş stratejilerle araştırma alanı ve türleri genişletilmelidir. SETI için çok daha hassas ve gelişmiş alıcıların kullanılması bir başka gerektir. Öte yandan UFO fenomenini araştırmak bütünleşmiş ama karmaşık bir disiplin gerektirir, olayların ne zaman ve nerede olacağının önceden tahmin edilememesi gerçeğine öncelik verilmelidir. Temelde insanlığın bu konuya hazır olmadığına dikkat edilerek, analizler çok geniş tutulmalı, psikoloji, astronomi, imaj oluşumları, fizik, kimya ve fiziksel algı gibi çok farklı alanlarda çalışmalar gerekmektedir. Ama tüm bu çalışmalar için öncelikle açık bir bilinçle, geniş görüşlülükle ön yargısız yapılmalıdır. Her ne kadar UFO fenomeni ve SETI projesi topluma kapalı tutuluyor deniyorsa da, bilimin geçmişte yaptığı gibi kesin ve ciddi tavrı bu engeli aşabilir. Soruların yapısı farklı ve değişik amaçlara yöneliktir. SETI projesi basit bir evet/hayır üzerine kuruludur yani dünyadışı bir ilişki veya oluşumun varlığı üzerinedir. UFO fenomeni ise çok daha geniş bir dünya görüşünün elzem olduğu bir araştırma alanıdır. Kısacası dünyadışı yaşamın varlığı ve ilişki SETI ile yetinilerek kısıtlanamaz çünkü olay çok daha büyük ve çok daha önemlidir. Zira SETI milyarlarca ışık yılı ötelerden bir cevap ararken, burnumuzun dibinde dünyadışı canlılar cirit atıyorsa milyarlarca dolar, ön yargılar kompleksler yüzünden boşa gitmektedir…

“BATI UYGARLIĞI, İSLAM MEDENİYETİ’NİN ÇOCUĞUDUR”

 

FUAT SEZGİN:

Ben, 60 yılımı verdim. Milletler için zaman, bir insanın ömründen ibaret değildir. Bugünkü Avrupa medeniyeti, İslam medeniyetinin muayyen şartlar içerisinde, muayyen bir devirden sonra, başka iktisadi ve jeopolitik şartlar altında ortaya çıkan devamından ibarettir. Avrupa medeniyeti, İslam medeniyetinin bir çocuğudur.

“Alman Hellmut Ritter’in öğrencisi oldum. Hocamdan, Müslümanlardan da büyük matematikçiler olduğunu ve Avrupa’nın en büyük alimleri seviyesinde bilim adamı olduklarını işitip; isimlerini de duyunca çok şaşırdım. Dehşete düştüm. Çünkü ilkokulda, lisede öğrendiğimiz şeyler tamamıyla buna aykırıydı. Modern dünyanın gelişimine, İslam dünyasının katkısının sıfır olduğunu sanıyorduk. Ritter‘in sözleri, İslam ilimleri tarihini öğrenmem için bende kırbaç rolü oynadı. Bütün dünyayı terk ederek, gece gündüz bunun için çalıştım.”

İSLAM MEDENİYETİ’NİN: “GÖZ KAMAŞTIRICI KEŞİFLERİ VE BATIYA ETKİLERİ”

“Müslümanlar, 8-16. yüzyılları arasında tüm ilim dallarında önemli buluşlara sahiptir. Dünya bilimler tarihi, yeniden yazılmalıdır. Çünkü yanlış yazılmıştır. İslamiyet, ortaya çıkışının 2. yüzyılında, İspanya‘ya (Endülüs’e) ayak bastı. Yeni bir dinin temsilcisi olarak oraya gitti. İnsanları, ilmiyle dehşete düşürdü. Orada yaşayan Hıristiyan ve Yahudileri etkiledi. İslam, oraya, onların şuur sahalarına girmişti. Bu onları uyandırdı ve Haçlı seferlerine itti.

Her ilim dalından onlarca örnek verebilirim. Ancak, burada önemli olan şu:

“İlimlerde önemli olan bazı prensipler vardır. Bu prensipler, ne zaman ortaya çıktı, bilim adamını bunlar ilgilendirir. Örneğin Müslümanlar, nazariye(teori-kuram) ile tecrübe (deney) arasındaki ilişkiyi ifade eden bir kavram ortaya koydular. Buna “Mizan” adını verdiler. Daha sonra İslam bilginlerinden Farabi geliyor ve diyor ki, tecrübe(deney) ile nazariye(kuram) de yeterli değil, algılama (muhayyile)de önemlidir diyor. Önce algılıyacaksınız, birçok şeyi düşünüp-geliştireceksiniz. Daha sonra da nazariyeyi(teoriyi) kuracaksınız. Böylece teori, sizi deneye sevkedecektir.

İslam deniz bilimcilerinin haritaları

Bugün bilinenin aksine, çoğu modern bilimin kuruluşu, bundan yüz, iki yüzyıl öncesine değil, 8-16. yüzyıllarda yaşamış İslam bilginlerine dayanıyor. Portekizlilere mal edilen modern denizcilik bilimi ise, yüzde yüz İslam bilginlerine ait. Bundan hiç şüpheniz olmasın. Modern denizcilik, İslam dünyasının bir malı. İslam dünyasının bir başarısı.

“Avrupalılar, Müslümanlardan bazı ölçümleri öğrendi. Ancak, trigonometri bilgileri yeterli olmadığı için ekvatora paralel ölçümlerin nasıl yapıldığını bir türlü anlayamadılar. Portekizliler, esasında hiçbir şeyi keşfetmediler. İslam haritaları, 15. asrın başlarında onlara ulaşmıştı. Bunu kendi tarih kitaplarından çıkarıyoruz. ‘İslam İlimleri Tarihi’ eserimin 11. cildinde, Portekizlilerin modern denizcilik biliminin kurucusu olduğu bilgisinin yanlışlığını ispatımı bulabilirsiniz.

“Müslümanlar, Afrika’nın güneyindeki yolu kullanarak 9. yüzyılda, Çin ile ticaret yapıyorlardı. Hint Okyanusu, 15. asırda Müslümanların elinde bir İslam gölü gibiydi. Hindistan ve Java, Müslümanların elindeydi. Ummanlı denizciler; İbn-i Macit ve Süleyman el Mehri, 15. asrın matematikten, astronomiye her ilmi bilen, filozof iki denizciydi.”

950 yılında Ebu Cafer el Hazin adlı matematikçi ve astronom, parabol konstrüksiyonu kullanmak suretiyle üçüncü dereceden bir denklemi çözdü. 11. asrın ilk yarısında, İbnü’l Heysem, bir optik problemini dördüncü dereceden bir denklemle çözdü. Küçük bir yanlışlıkla Latinceye de çevrilen problem, Avrupalıları, ‘Problema Alhazeni’ adı altında 13. asırdan, 19. asra kadar uğraştırdı. Avrupalılar, İbnü’l Heysem’in çözümünü, ancak 19. yüzyılda kavrayabildi.

“İslam Bilim ve Teknoloji Tarihi Müzesi”nde, sergilenen; İslam bilginlerinin geliştirdiği daha karmaşık mekanik aletlerin yanında, oldukça basit kalan “Da Vinci çekiç ve örsü”

11. asrın sonlarında Ömer Hayyam’ın, üçüncü dereceden denklemleri sisteme bağlayan kitabının benzeri, Avrupa’da, 17. asırda Rene Descartes, Frans Van Schoooten ve Edmund Halley tarafından yazılabildi. Avrupalı matematik tarihçisi Johannes Tropfke, Descartes’lerin yeni bulduklarını zannettikleri konuları, Hayyam’ın çok önceden yazdığını, aradan geçen zamanda Avrupalılar’ın, boşuna çaba gösterdiğini yazdı.

15. asırda yaşayan, Alman Johannes Regiomontanus’un adını taşıyan trigonometri ilminin, kurucusunun, 13. asırda yaşayan Nasirüddin et Tusi olduğunu, yine Alman matematik tarihçisi Anton von Braunmühl ortaya çıkardı.

“13. yüzyılda yaşayan ve Orta Çağ Avrupa’sının en büyük matematikçisi olarak bilinen Pizalı Leonardo‘nun, hayatının büyük kısmını, İslam ülkelerinde geçirmesi sebebiyle; oralardan aldığı kitapların tesirinde kalmış olması kuvvetle muhtemeldir. Ondan 200 yıl sonra yaşayan Leonardo da Vinci‘nin çizdiği alet, makine ve silahlarla ilgili bilgilerin kaynağının da İslam dünyası olduğu, bugün bulunan önemli bazı Arapça kitapların, İtalyanca tercümelerinden anlaşılmıştır. Da Vinci, bu bilgileri kullanarak, devrine göre inanılmaz kabul edilen resimlerini çizebildi. Halbuki Leonardo‘nun, İslam bilginlerinin buluş ve bilgilerini kullandığı kabul edilse, resimlerinin çözülemeyen sırları aydınlanmış olacaktı.

“Cabir b. Hayyam, kimyayı, bir bilim olarak kurdu. Cabir, tüm insani duyguların, matematiksel olarak ifade edilebileceğine inanıyordu.

İşte bir ilimin oluşması için bunlar önemli. Tıp, fizik, astronomi, felsefe alanında yaklaşık 200 eser kaleme alan Cabir b. Hayyam, aynı zamanda bugün bildiğimiz genetiğin babasıdır. Hayyam, şöyle diyor:

“Allah bize fiziki kanunlar vermiştir. Bunlarla bitki, hayvan hatta insanın benzerini yapabiliriz. Allah, beşere öyle kabiliyetler bahşetmiş ki, bununla beşer, kainattaki tüm sır perdelerini çözmeye muktedirdir.”

Bu sözler, 8. yüzyılın ikinci yarısında yaşamış olan ve atomun parçalanabileceğini ilk bulan alim Cabir bin Hayyam’a aittir.

Dünya’nın dönüşü, mucizesi, 4./10. yüzyılın sonlarına doğru Ahmed bin Muhammed es-Siczi tarafından savunulmuştur. Es-Siczi’nin çağdaşı olan Cafer bin Muhammed bin Cerir’de Dünya’nın döndüğü görüşünü savunmuştur. Her iki bilginde, bu görüşlerini temel alan ‘usturlaplar’ imal etmişlerdir.

“9. asırda, Güneş‘le Dünya‘nın, yıllık en uzak mesafesinin sabit olmayıp değişken olduğunu fark eden Müslümanlar, yörüngedeki ilerlemenin, 12.09 saniye olduğunu saptadı. Günümüzde bu değer 11. 46 saniye olarak biliniyor.

“Ekvatorun uzunluğu, Halife Mem‘un zamanında ölçüldü. Bugün bildiğimiz gibi 40 bin kilometre. Bugünkü anlamıyla ilk uzay gözlemevi, 9. asırda Halife Me’mun zamanında, Bağdat ve Şam’da birer adet olmak üzere kuruldu. Halife Me’mun döneminde, 70 bilginden oluşan bir heyet, Batlamyos‘unkinden farkı olmayan enlem ve boylamları, karaları ve denizlere doğru bir dünya haritası çizdi.

“9. yüzyılda, ileri matematik kullanılarak yapılan rasat ve ölçümlerle, Güneş ve Dünya arasındaki en uzak mesafenin, bugün bilinenden 1 saniye farkla tespit edilmiş ve zaman içinde değiştiği keşfedilmiştir. Bu durum, ancak 17 yüzyılda Kepler‘in tekrar çabasıyla kanıtlanmıştır. Dünya ekseninin eğiminde, ekliptik düzlemine göre değişiklik olabileceği düşünülüp, bunu ispatlamak için Tahran’da bir rasathane kurulmuştur. Yapılan araştırmalar neticesinde, bu eğim açısının devamlı olarak azaldığı ispatlanmıştır. Bu bilgi, Batı’da ancak 19. yüzyılda tasdik edilebilmişti. Astronomi, o kadar ileri gitmişti ki, insanların çoğu, ceplerinde saat gibi usturlablar taşıyor, gezegenlerin hangi tarihte hangi burçta olacağını hesap edebiliyorlardı.

“El Biruni, 11. asırda dünyanın enlem ve boylam derecelerini, 6 ile 40 dakika arasında değişen küçük yanlışlıklarla hesapladı. Bu küçük yanlışlıklar, ancak 20. asırda düzeltilebildi. Engin denizlerde koordinat hesaplama yöntemini, Müslümanlar, 15. asırda yapabilirken Batı, bunu 20. asırda öğrenebildi.

“Avrupa’da, Jahonn Kepler, 17. yüzyılda henüz Müslümanların kitaplarında gördüğü bu sonuca nasıl ulaştıklarını anlayabilmek için, çağdaşı bilim adamlarıyla yazışıyordu. Tahran’daki rasathanede 10. asırda tespit edilen Dünya’nın ekseninin sürekli azaldığı bilgisine, Avrupalılar, ancak 19. asırda, gök mekaniği bilimiyle ulaşabildi. İslam astronomi bilginlerinin, kitaplarının tercümesinin Kopernik‘e ulaştığını, bugünkü nesiller, bundan henüz yarım asır önce öğrenebildi.

Prof. Dr. Fuat Sezgin

İSLAM BİLİMİ: BATI’YA NASIL GEÇTİ?

11. asırda Tunuslu bir tacir olarak İtalya’ya giden, sonradan Constantinus Africanus adını alan kişi, Monte Cassino manastırına kapandı. Bu zat, Tunus’a gidip, 3 yıl sonra İslam bilginlerine ait 25 tıp kitabıyla Salerno’ya dönmüştü. Africanus, Monte Cassino Manastırı’na kapandıktan sonra kitapları, Latince‘ye tercüme ettirdi. O kitaplar, ‘ya kendi adıyla veya eski Yunan otoritelerinin adıyla’ yayınlandı. Çalışkan, becerikli ve kurnaz İtalyanların, 17. yüzyıla kadar bütün İslam eserlerini, Sicilya adası ve Güney İtalya üzerinden Avrupa’ya taşıdılar. Ancak, hep kendi isimleriyle yayımladılar. İtalya; İslam medeniyeti ve biliminin, Avrupa’ya aktarılmasında, bir ‘istasyon’ görevi yaptı.

“Avrupalılar, Sicilya ve Endülüs‘te tercüme edilen ‘İslam bilginlerinin eserleri’ni, kaynak göstermeden aktarıyorlardı. Bu yüzden, bugün Batı uygarlık ve biliminin temeli, aradaki İslam bilimi atlanarak, ondan önceki Yunanlılara izafe ediliyor. Müslümanlar, dünya sahnesine çıktıkları ilk on yıldan itibaren; diğer medeniyetlerde görülmedik bir hızla bilimsel gelişmelere katkıda bulundular.

“Eserlerin isimlerini değiştiriyorlardı. Bir kördüğüm şeklinde olsa da, papazlar, Müslüman alimlerin kitaplarını, Latince‘ye tercüme ederek, bilimsel gelişmenin ilk adımlarını atıyorlardı. Yahudiler ağırlıkta olmak üzere, tercümeyi papazlar yapıyordu. Çünkü Avrupa’da, başka okuma yazma bilen yok gibiydi. Görüldüğü gibi; Batı, bilimini, sanıldığının aksine, din adamlarına borçludur.

“Avrupalılar, medeniyetlerini ve bilimlerini, İslam bilginlerine borçlu olduklarının farkında değiller. Modern dünyanın oluşumunda, İslam alimlerinin büyük emeği vardır. İslam medeniyetinin gerilemesinin nedeni de, din değildir.

13. yüzyılda yaşayan Raymondus Lullus adındaki papaz, az Arapça bilmesine rağmen; Avrupa’da, Arapça eğitim veren merkezler kuruyor ve Müslümanları kendi silahları ile vuralım diyordu. Kitaplar yazıyor ve büyük bir alim olarak geçiniyordu. Fakat, bundan 50 yıl önce ortaya çıktı ki, bu adamın 70’e yakın eserinin hepsinin Arapçaları vardı. Yani bunların hepsi Arapça’dan tercüme edilmişti.”

İSLAM MEDENİYETİ’NİN: “ASIRLARDIR HAKKI YENİLDİ”

Benim mensup olduğum bir ilim, kültür ve medeniyet dünyası var, bizler köksüz ve sahipsiz değiliz. Çok derinlere inen sağlam bir medeniyete beşiklik etmişiz. Fakat yüzyıllardır bu medeniyetin görmezden gelindiğini, hakkının yenildiğini, aşağılandığını, bütün yaptıklarının da elinden alındığını ve ona zulmedildiğini gördüm. İslam medeniyetinin, bu göz kamaştıran birikimini ve dünya bilimine yaptığı büyük katkıları, bunun farkında olmayan dünyaya tanıtmayı gaye edindim. Bu gayretimin bir kısmı, sadece bilim dünyasına hizmet için, ancak diğer çok mühim bir amacı da, koskoca bir İslam aleminin yitirmiş olduğu kendine hürmeti, güveni ve insanlık tarihindeki yerini hatırlatarak, kaybettiklerini iade etmektir.

“İslam medeniyetinin gerilemesinin nedeni, din değildir. Hayır, katiyen. Eğer öyle olsaydı kabul etmek zorunda kalırdım. Ama öyle değil. Din, bilimi teşvik etti. Bugün Müslümanlara düşen görev, tarihlerini çok iyi bir şekilde ortaya koymaktır. Gerileyişin nedeni din değildir. Başka tarihi sebepler var. Müslümanları yanlış düşünce ve kompleksten kurtarmak lazım. Müslümanların kimya, fizik, tıp, sosyoloji ve tarih alanında ortaya koyduklarını, kimse bilmiyor. Biliyorum diyenlerin de bilgisi yarım yamalak. Bundan dolayı, modern bilim tarihi, yeniden yazılmalı. Herkes, İslami ilimlerin, dünyaya kazandırdıklarını bilmeli.

İstanbul Gülhane Parkı’ndaki “İslam Bilim ve Teknoloji Tarihi Müzesi”nden bir görünüş.

Maalesef Türk insanı, İslam tarihi ve medeniyeti içerisinde ne kadar büyük bir yeri olduğunu bilmiyor. Türkiye‘de İslam uygarlığı hakkında büyük bir bilgisizlik var. Hayretler içerisinde kalıyorum. İslam‘ın, doğa bilimleri alanında, matematikte, astronomide, fizikte, kimyada, coğrafyada, jeolojide yaptıklarını, neredeyse kimse bilmiyor.

“Topkapı Sarayı‘nda açılan ve yoğun ilgi sebebiyle defalarca uzatılan ‘İslam’da İlim ve Teknoloji’ sergisi, adeta sihirli bir tesir yapıyor ve görenlerin dünya görüşleri allak bullak oluyor. Bu eserler, İslam dünyasının bilimdeki seviyesini görmek açısından çok önemli. Bizzat ben, bin kişiden duydum. İnsanlar gelip; ‘Biz İslam medeniyetinin bu kadar ileri olduğunu bilmezdik. Madem bu medeniyet bu kadar ileriydi neden bize yanlış tanıtıldı’ diyorlar.

“16. yüzyılın sonlarında, İslam bilim ve medeniyeti duraklama içine girmeseydi; insanlık, 20. asırda yakaladığı bilimsel seviyeye, 200 yıl önce ulaşırdı. İnsanlık, nükleer enerjiyle de, 200 yıl önce tanışırdı.

Derleyen: Hülya Aras

 

Kaynaklar:
1) Prof. Dr.Fuat Sezgin, “İslam’da Bilim ve Teknik”, Çev. Abdurrahman Aliy, TÜBA Yy., Ankara, 2007.
2) Deşifre, 03/06/2008
3) Aksiyon, Sayı: 489; Sayı: 515,
4) Sızıntı, Sayı: 319
5) sabah.com, 31/05/2008
6) star.com, 26/05/2008
7) radikal.com, 17/02/2006, 27/3/2005
8) yenisafak.com, 26/09/2005, 25/09/2005

 

 

 
ys@yaklasansaat.com

HIRİSTİYAN BATI DÜNYASI: “İSLAM DÜNYASI’NA MİNNETTARDIR”

 

 

Tarih ve felsefe alanlarında uzman 56 bilim adamının oluşturduğu; “uluslararası kolektif bildiri” aşağıda sunulmuştur:

Bizler, tarihçi ve filozoflar olarak, Sylvain Gouguenheim‘ın “Aristo Mont-Saint-Michel’de” adlı çalışmasını, şaşkınlıkla okumuş bulunuyoruz. Sözü edilen kitapta, “Hıristiyan Avrupa’nın Antik Yunan Kökleri Bölümü”, İslam medeniyetini gözardı ederek; Grek düşünce mirasının, doğrudan Ortaçağ Hıristiyan Avrupa’yı etkilediği iddiası yer alıyor. Böylece, “günümüz araştırmaları”na bir karşı akım oluşturmak iddiasında olan bu çalışma; sık sık “translatio studiorum”(Eski Yunan felsefe metinlerinin, “İslam Dünyası”na tercümesi)den bahsetmeye ve söylemini; tercüme, bilgi edinme, düşünce, disiplin ve dillerdeki farklılıklar üzerine kurmaya çaba gösteriyor.

Uzun süredir, birtakım insanlar tarafından yanlış bilinen sözde kanıtlar üzerinde duran yazar; bazı aşırılık yanlısı internet siteleri ile popüler medya organlarının yerine geçerek; Batı Hıristiyan Dünyası ile “İslam Dünyası” arasındaki bağın, aldatıcı bir şekilde yeniden yazılmasını teklif ediyor. Sylvain Gouguenheim, araştırmasının, 5-12. yüzyılları kapsadığını söylüyor. Yazar’ın bu zaman periyodunu saptırması bir yana; bu konuya temel oluşturan zaman periyodunun 13-14. yüzyıllar olduğu açıktır. Böylece, Batı Dünyası’na kaynaklık eden “13-14. yüzyıl İslam medeniyeti dönemi”, geriye çekilerek; Batı‘nın, bilim ve düşünce tarihinde “İslam’a hiçbir şey borçlu olmadığı yalanı” kanıtlanmaya çalışılıyor.

Bu kitabın yüksek seviyede bilgi verici havasının maskelediği; çok sayıda içerik ya da yöntem hatalarının hepsini sıralamak sıkıcı olacaktır. Aristo‘nun eserlerinin bir kısmının, Asurlular tarafından tercüme edilmiş haliyle (Logica Nova) Batı‘ya geçtiği yanlıştır. En önemlisi ve son olarak; önemli yorumcu ve mütercim, meşhur Venedikli Jacques, herkesin bildiği gibi Mont-Saint-Michel‘e ayak basmamıştır. Uzun zamandan beri Hunayn İbn İshak gibi bazı Hıristiyan Arapların, IX. yüzyılda Yunanca’dan yapılan tercümelerde önemli rol oynadıkları bilinmektedir.

Yöntem hatalarına gelince; Sylvain Gouguenheim, Ortaçağ Grek felsefesiyle ilgili metninde yer verdiği bir elyazması ile onun yazılmış, dağıtılmış, yer değiştirilmiş hali kullanılmış. Buna, yorum ekleyerek ya da tahrif ederek, birkaç istisna örnek verip birbirine karıştırmıştır. Bu da, günümüz araştırmalarını görmemezlikten gelmesi anlamına geliyor. Kitabın başlığının da, Coloman Viola’nın 1967’de çıkan bir makalesinden, intihal kokan şekilde alındığını belirtmeliyiz. İnanılmaz bayağılıkla, tarih biliminde bir devrim olarak tanıtılan bu kitap, birbirinden tutarsız ifadelerle doludur.

Kitap, iddialı ifadelerine rağmen, bir dizi yanlış akıl yürütmelere dayanmaktadır. Özellikle çelişkiler öne çıkmaktadır. Örneğin, kitapta, Charlemagne‘a, Yunanca İnciller’in düzeltmesini borçlu olduğumuz söylenir. Ancak ilerleyen sayfalarda, Charlemagne’nın, zar zor okuyabildiğini yazmaktadır. Yine kitabın bazı yerlerinde, “modern bilim”in XVI. yüzyılda, bazı yerlerde ise XIII. yüzyılda doğduğu yazmaktadır. Yazar, “çifte standart”la hareket etmektedir. İbn-i Sina ve İbn-i Rüşd‘ü, Yunanca bilmemekle suçlamaktadır. Ancak aynı suçlamayı, Abelard veya Thomas d’Aquin‘e yöneltmemektedir. Müslümanlar’ı, bilim ve felsefe karşıtı gösterirken; Hıristiyan düşünce dünyasının, Anselme’den etkilenmiş olduğunu unutuyor. Kilisenin, Aristo’ya koyduğu yasaklar, Paris Üniversitesi‘nin başlangıcında da yok muydu?

Kaynakların eleştirisi yanlıdır. Batılı düşünce adamlarının yazdıkları, harfi harfine alınırken; Araplara ait kaynaklar, tartışılır hale getirilmiştir. Bununla da yetinmeyen yazar, hiçbir ciddi araştırmacının esas alamayacağı tezler üretmiştir. Örneğin, Müslümanlar‘ın, “antik çağ düşünceleri”ni aldıkları gibi, Avrupa’ya sunduğunu iddia ediyor. Böylece Müslümanlar‘ın, herkesçe bilinen ve bir gerçek olan katkıları örtülüyor ki; bu kolayca çürütülecek bir düşüncedir.

Gayet iyi bilinen kaynaklar ve araştırmaların çürütülen kısımları; yazarın ideolojisine hizmet edecek tezler üretmenin yolunu açmak üzere sansürlenmiştir. Güya, Hıristiyanlık, Pagan Roma yönetiminin eline geçen Yunanca İncilleri değerlendirerek, Yunan düşüncesinin yerleşmesinde önemli bir rol oynamış(!) Avrupa, Yunan mirasını, sadece “kendi vasıtalarıyla” ele geçirmiş(!) Aynı formülle, Bizans ve Hıristiyan Araplar da, Avrupa’ya eklenmiş(!) Bütün bunlar, yazarın, çalışmasının rengi ele veriyor. Yazar‘a göre, öncüleri Şam ya da Bağdat‘ta yaşamış olmasına rağmen, Avrupa‘nın kimliğini meydana getiren unsur, Hıristiyanlık‘tır.

Yazar, kitabın sonunda, din ve dil yoluyla ortaya çıkan “medeniyetler arasındaki ihtilaflar”dan bahsediyor. Yaptığı şey, sadece onları çarpıştırmak. Bu çalışmanın, “kültür ırkçılığı” üzerine kurulu olduğu da, zaten şu sözlerle anlaşılıyor:

“Semitik bir dilde ‘anlam’, kelimelerden, vurgu ve uyaklardan doğarken, bir Hint-Avrupa dilinde, cümlenin kuruluşundan, dilbilgisel yapısından doğar. Yapısı daha elverişli olduğu içindir ki, Arap dili, daha çok şiire yönlenmiştir. İki dilbilimsel sistem arasındaki farklar, çeviriyi neredeyse imkansız kılmaktadır.”

Sylvain Gouguenheim, 134. sayfada teşekkürlerini sunarken, “Muhammed: Sorgulamak Yasak”(2006) ve “Fransa’da İslam Tehlikesi: Cihad ve Yeniden Fetih Arasında”(2002) kitaplarının yazarı, aşırı sağcı yazar Rene Marchand‘dan oldukça etkilendiğini söyleyerek; onun ifadelerine yer veriyor. Bu durumun bizim için sürpriz olmadığı açıktır. Böylece yazar, bu çalışmasının; bilimsel olmadığını,itibar edilemeyecek siyasi hayallerinin, ideolojik projelerle hayata geçirilme çabasından ibaret olduğunu kanıtlamış bulunuyor.

Bildiriyi İmzalayan Bilim Adamlarının Listesi:

1) Cyrille Aillet, Maitre de Conferences (MCF), histoire de l’islam medi, Un. de Lyon II
2) Etienne Anheim, MCF, histoire medie, Un. de Versailles/Saint-Quentin-en-Yvelines
3) Sylvain Auroux, Directeur de recherches au CNRS
4) Louis-Jacques Bataillon (Dominicain), Commission Léonine pour l’edition critique des œuvres de Thomas d’Aquin, comite international pour l’edition de l’Aristote latin
5) Thomas Benatouïl, MCF, histoire de la philosophie antique, Un. de Nancy II
6) Luca Bianchi, Centro per lo studio del pensiero filosofico del Cinquecento e del Seicento, CNR, Milano
7) Joel Biard, Professeur, philosophie medie, Un. de Tours
8) Patrick Boucheron, MCF, histoire medie, Un. de Paris I, IUF
9) Jean-Patrice Boudet, Professeur, histoire medie, Un. d’Orleans
10) Alain Boureau, Directeur d’etudes, histoire medie, EHESS
11) Jean-Baptiste Brenet, MCF, Philosophie medie, Un. de Paris X
12) Charles Burnett, Professor, history of arabic/islamic influence in Europe, Warburg Institute, London
13) Philippe Büttgen, Charge de recherches, CNRS, Laboratoire d’etudes sur les monotheismes, Villejuif
14) Irène Caiazzo, Chargée de recherches, CNRS, Laboratoire d’études sur les monotheismes, redactrice en chef des Archives d’histoire doctrinale et litteraire du Moyen Age
15) Barbara Cassin, Directrice de recherches au CNRS, dir. du centre Leon Robin
16) Laurent Cesalli, Assistant scientifique, Un. de Freiburg-im-Breisgau
17) Joël Chandelier, Ecole française de Rome (Moyen Âge)
18) Riccardo Chiaradonna, Professore associato, filosofia antica, Universita di Roma III
19) Jacques Chiffoleau, Directeur d’etudes, histoire medie, EHESS
20) Jacques Dalarun, Directeur de recherches, CNRS, IRHT
21) Isabelle Draelants, Chargee de recherches, CNRS, UMR 7002, Un. de Nancy II
22) Anne-Marie Edde, Directrice de recherches, CNRS, directrice de l’Institut de Recherches et d’Histoire des Textes (IRHT)
23) Sten Ebbesen, Institut du Moyen Age Grec et Latin, Copenhague
24) Luc Ferrier, Ingénieur d’etudes, histoire medie, CNRS, CRH (EHESS)
25) Kurt Flasch, Professeur emerite a l’Universite de Bochum
26) Christian Förstel, Conservateur en chef de la section des manuscrits grecs, Bibliotheque Nationale de France
Dag N. Hasse, Institut für Philosophie, Lichtenberg-Professur der VolkswagenStiftung
27) Isabelle Heullant-Donat, Professeur, histoire medie, Un. de Reims
28) Dominique Iogna Prat, Directeur de recherches, histoire médie, CNRS, LAMOP
29) Charles Genequand, Professeur ordinaire, philosophie arabe, Un. de Geneve
30) Jean-Philippe Genet, Professeur, histoire medie, Un. de Paris I
31) Carlo Ginzburg, Professore, Scuola Normale Superiore, Pisa
32) Christophe Grellard, MCF, Un. de Paris I
33) Benoit Grevin, Charge de recherches, CNRS, LAMOP.
34) Ruedi Imbach, Professeur, philosophie medie, Un. de Paris IV
35) Catherine König-Pralong, Maitre assistante, philosophie medie, Un. de Lausanne
36) Djamel Kouloughli, Directeur de Recherches au CNRS (UMR 7597)
37) Max Lejbowicz, Ingenieur d’etudes honoraire, CNRS, UMR 81 63, Univ. de Lille III
38) Alain de Libera, Professeur ordinaire, Un. de Geneve, Directeur d’etudes a l’EPHE (Ve section)
39) John Marenbon, Professor, History of Medi Philosophy, Trinity College, Cambridge
40) Christopher Martin, Professor, Philosophy department, Auckland University, Visiting Fellow All Souls College, Oxford
41) Annliese Nef, MCF, histoire de l’islam medi, Un. de Paris IV
42) Adriano Oliva (Dominicain), Charge de recherches, CNRS, IRHT, Commission Leonine pour l’edition critique des œuvres de Thomas d’Aquin, comite international pour l’edition de l’Aristote latin
43) Christophe Picard, Professeur, histoire de l’İslam medi, Un. de Paris I
44) Sylvain Piron, MCF, histoire medie, Ehess
45) David Piche, Professeur adjoint, Departement de Philosophie, Univ. de Montreal
46) Pasquale Porro, Professore ordinario di Storia della filosofia medie, Universita di Bari
47) Marwan Rashed, Professeur, philosophie ancienne et medie, ENS Paris
48) Aurelien Robert, Membre de l’Ecole française de Rome (Moyen Âge)
49) Andrea Robiglio, Phil. Seminar, Univ. Freiburg-im-Breisgau ;
50) Irene Rosier-Catach, Directrice de recherches au CNRS (UMR 7597), Directrice d’etudes a l’Ephe (Ve section)
51) Martin Rueff, MCF, Theorie litteraire et esthetique, Un. de Paris VII
52) Jacob Schmutz, MCF, philosophie medie, Un. de Paris IV
53) Valerie Theis, MCF, histoire medie, Un. de Marne-la-Vallee
54) Mathieu Tillier, MCF, histoire de l’islam medi, Un. d’Aix-Marseille
55) Luisa Valente, Ricercatrice, Filosofia medie, Universita di Roma – La Sapienza Dominique Valerian, MCF, histoire de l’İslam medi, Un. de Paris I.
56) Eric Vallet, MCF, histoire de l’İslam medi, Un. de Paris I.

Çeviren: Gökben Coşkun

 

Kaynak: “Oui, l’Occident Chratien Est Redevable au Monde İslamique”, liberation.fr, 30/04/2008

 

 

 
ys@yaklasansaat.com

“İSLAM BİLİM VE TEKNOLOJİSİ”NİN BATIYA GEÇİŞ YOLLARI

 

 

El-Hamrâ Sarayı, Aslanlı Avlu, Endülüs

Antik çağlardan, 16. yüzyıla gelinene dek Yakın Doğu, Dünya’daki teknolojik icatlar ve gelişmeye liderlik etmiştir. Bunu dile getirmekte ki amacımız; Çin medeniyeti ve onun Dünya’ya katkılarını küçümsemek değildir. Bizim burada ifade etmeye çalıştığımız şey; Yakın Doğu’da insanın ilerleyişinin, 16. yüzyıla kadar eriştiği mesafenin, genel anlamda Dünya’nın geri kalan bölgelerini gölgede bırakmasıdır.

Bu, Mısır ve Mezopotamya antik medeniyetlerinde de böyleydi. Helenistik ve Roma dönemlerinde de bu şekilde oldu. Dahası, Helenistik ve Roma döneminde elde edilen başarıların kaynağı, Mısır, Mezopotamya ve Suriye’deki akademisyenler ve sanatçılardı.

Yakın Doğu ve Orta Asya’dan, Kuzey Hindistan’a kadar uzanan topraklardaki İslam öncesi var olan kültür ve medeniyet, İslam aracılığıyla İspanya’ya aktarıldı. İslam ve Arap dilinin etkisiyle, bu bölgelerdeki bilim ve teknoloji, muazzam bir şekilde gelişti ve ilerledi. İslam medeniyeti yükselirken, Avrupa, bilimsel gelişme alanında çok gerilerde kalmıştı. Charles Singer, “Bilim ve Teknoloji Tarihi” isimli kitabının ikinci cildinde, şu gözlemini dile getirir:

“Yakın Doğu, Batı’dan çok üstündü. Neredeyse teknolojinin her dalında en iyi ürünler Batı’ya, Yakın Doğu’dan ulaşıyordu. Teknolojik olarak Batı’nın, Yakın Doğu’ya sunabileceği pek az bir şeyi vardı.”

Tüm bu gerçeklere rağmen, Batı geleneğinin fomülize edilmesinde, Batı bilim ve teknolojisinin inşasında ve Modern Batı kültürünün temelinde, çok kesin bir biçimde farkına varılan Ortaçağ Arap-İslam medeniyetinin etkilerinden, çok az bahsedilir. Batılı tarihçiler, İslam medeniyeti’nin bu etkilerini ifade etmekten kaçınırlar.

Bu makale, Batı’nın, bilim ve teknoloji alanında İslam medeniyetini nasıl zimmetine geçirdiğini özetlemektedir. İslam bilim ve teknolojisinin, Batıya geçişinde çeşitli yollar etkili olmuştur. Bu yollar, aşağıda, ana hatlarıyla anlatılmaktadır.

Halife III. Abdurrahman, bir Hıristiyan elçiyi kabul ederken. (Endülüs, 912-961)
Endülüs’ün Kurtuba şehrinde, el-Vadi’l-kebir (Quadalgivir) nehri üzerinde, bir dev su çarkı (naure, noria)

ENDÜLÜS

Müslüman doğudan, bir ekonomik ve kültürel güç merkezi haline gelmiş Endülüs‘e doğru; dikkate değer bir şekilde, bilimsel ve teknolojik alanda bilgi akışı gerçekleşiyordu. İslam medeniyetinin, Batı’ya geçişindeki en bereketli yer İberya Yarımadası olmuştur. Bu bölgede, yüzyıllar boyunca Emevi halifeleri ve onların varislerinin, hoşgörülü yönetimi, Müslümanlar ve Hıristiyanlar arasında iyi ilişkiler kurulmasını sağlamıştı.

İspanyol tarihçi Castro, Hıristiyan İspanya‘nın, daima bir “teknoloji ithalatçısı” olduğunu söylemiştir. 1085 yılında Toledo‘nun düşmesinin ardından, ülkede kalan Müslümanlar ise, “teknolojinin ihraçcıları” olmuşlardır. İspanyollar’ın, “Mudéjars” dediği bu Müslümanlar, ülke içinde etnik anlamda yabancı olmasına rağmen; “teknolojide uzmanlık bölgeleri” oluşturmuşlardır.

Teknolojinin yayılması devamlıdır. Hıristiyan İspanya kentlerinde “yeni teknolojilerin yerleşmesi”; sanatçıların göçü, etnik bölgelerdeki ustalık ve becerileri kullanma veya yabancı “malların taklit edilmesi” sayesinde olmuştur. Castro, Hıristiyan ekonomisinin, bizzat kendi etnik maiyeti tarafından sömürgeleştirildiği kanaatindedir.

“Mozaraplar”, Arapça’daki “Müstarebe” kelimesinden gelmektedir. Araplaşmış anlamına gelmektedir. İslam Hukuku altında yaşayan İspanyol Hıristiyanlara böyle deniyordu. Bu insanlar, İslam‘ı kabul etmemişler, ancak “İslam kültürü ve teknolojisi”nin, Hıristiyan İspanya’ya geçmesinde önemli rol oynamışlardır. Hıristyan krallıklar, ele geçirdikleri toprakları, ancak sömürge haline getirerek genişletebiliyorlardı. Fetihler sebebiyle bu topraklardaki nüfus oldukça azalmıştı ve o bölgelerdeki nüfusu yeniden arttırmak gerekiyordu. Bu meselenin çözümü için kullanılmış metodlardan biri de, Endülüs’ten, “Mozarap” göçmenler getirip yerleştirmekti.

III. Alfonzo’nun, fethedilmiş toprakları sömürgeleştirebilmek için izlediği politika budur. “Mozaraplar”; önemli yapılar, manastırlar, kale ve hisarlar inşa ederek, “Mozarap mimarisi”nin en tipik örneklerini oluşturmuşlardır. “Mozaraplar”, “dil bilgileri”ni de beraberlerinde getirdiler. Dil bilmeleri, onların hem “Arapça kitapları tercüme etmeleri”ne, hem de “Latince el yazmaları üzerindeki Arapça yorum ve açıklamaları derlemeleri”ne yaradı. Onlar “Toledo Tercüman(Çevirmen) Okulu”nu hayata geçiren düşüncenin temellerini attılar. Arap ve İslam lezzetlerini, el sanatlarını ve yönetim hünerlerini tanıttılar. Bir başka deyişle, Hıristiyan krallıklarının, fikri ve kültürel anlamda Araplaşması‘nda, “Mozaraplar”ın katkısı inkar edilemez bir gerçektir.

Tarım, sulama sistemleri, hidrolik(su) mühendisliği ve imalat sanayide kullanılan “Müslümanlara ait teknikler”, yarımadanın güney yarısında, artık günlük hayatın vazgeçilmez bir parçası olmuştu. Yukarıda sayılanlar ve diğer alanlardaki Müslümanlara ait pek çok teknolojik gelişme, Hıristiyan İspanya’dan, İtalya ve Kuzey Avrupa’ya geçti. İspanya’daki Müslümanlara karşı yapılan Haçlı seferleriyle dahi, bu geçişler engellenemedi. Hatta Hıristiyanlar’ın, Müslüman merkezlerde yönetimi ele geçirmeleriyle, daha da ivme kazandı.

SİCİLYA

Sicilya, İslam’ın hakimiyetine ait bölgelerden bir tanesiydi. Yüksek standartlara sahip bir medeniyetin oluşması için gerekli gelişme potansiyeli taşıyordu. Bu gelişmede, “bilim ve sanat öğreten enstitüler“de dahildi. İtalyan anakarasına olan coğrafi yakınlğı sebebiyle, “İslam bilim ve teknolojisi”nin Avrupa’ya geçmesinde önemli bir rol oynamıştır. Hem İslam dönemi(827-1091), hem de Norman dönemi(1091-1194)  boyunca Sicilya, İspanya’dan sonra, Arap-İslam medeniyeti ve Avrupa arasında bir köprü oluşturmuştur. Normanlar; kökeni 10.yy’a dayanan ve İskandinavlar’la Frenkler’in karışmasından meydana gelen bir topluluktur.

“İslam Dönemi”nde Palermo; ticaret, kültür ve öğretim alanında büyük bir şehirdi. Giderek Dünya’nın en büyük şehirlerinden biri oldu. Bu dönem de; Müslümanlar’ın, Hıristiyanlar ve Yahudiler’le, barış ve uyum içinde bir arada yaşadıkları bir hoşgörü devri olmuştur.

Müslümanlar’dan gelen “dinler arası hoşgörü” geleneği; Norman kralları zamanında da sürdürüldü. İkinci Roger‘in hükümdarlığı zamanında; Sicilya, doğulu ve batılı bilginlerin buluştukları ve fikir alışverişi yaptıkları, bir “takas yurdu” haline gelmiştir. Böylece bu etkileşim, “Avrupa’yı uyandırarak; Rönesans’ın gelişinin habercisi olmuştur.” İslam bilmi; Sicilya‘dan, İtalya‘ya, oradan da tüm Avrupa‘ya yayılmıştır.

Sicilya‘daki Arap varlığı, Norman Sicilyalı olarak karakterize edilen, sanatsal faaliyetler için teşvik edici olmuştur. Esas itibarıyla, Normandiyalılar‘ın egemen olduğu devirde inşa edilen tüm heykeller, katedraller, saraylar ve kaleler; İslam mimar ve sanatkarlarının eseridir. Bunun bir sonucu olarak, bir çok İtalyan şehrinde, İslam mimarisinin etkisi görülmektedir. Müslümanlar, pek çok mahsül tanıttılar: Pamuk, kenevir, hurma, şeker kamışı, dut ve turunçgiller bunların arasındadır. Bu ürünlerin gelişimi, Sicilya‘ya getirilen “yeni sulama teknikleri”yle mümkün olmuştur.

Tarımda gerçekleşen devrim; tekstil, şeker, ip yapımı, hasırcılık, ipekçilik ve kağıtçılık gibi bir çok tarım endüstrisinin doğmasını sağlamıştır. Diğer endüstri dalları ise; cam, seramik, mozaik, savaş makine ve silahları yapımı, gemi inşası ve sülfür, amonyak, kurşun ve demir gibi minerallerin çıkarılmasıdır.

Sicilya’nın, anakarası olan İtalya‘ya yakın olması, Müslüman İspanya ile beraber kağıt ve ipek üretimi gibi bir çok endüstriyel teknolojinin, İtalyan şehirlerine taşınmasına kaynaklık etti.

11. yy sonları ve 12. yy başlarında, ipekçilik ve ipek böcekçiliği, Müslüman Sicilya‘da başladı. 13. yy’da ise özellikle Lucca ve Bolonya‘da ipek dokumacılığı yapılabiliyordu. Aynı zamanda bu iki İtalyan şehri, ilk defa Müslümanlar‘dan Sicilya’ya geçmiş olan ipek dokuma makinesinin kullanıldığı yerler olmuşlardır.

Tusi Couple: 13. yy.’da Nasireddin et-Tusi’nin içiçe ve içten teğet dairesel hareketlerin toplamından lineer bir hareket elde etmesini gösteren çizim ve anlatımı. Aynı zamanda bu, Tusi’nin, gezegen modelini gösteriyor. (Orjinal çizim: Vatikan, Arabic ms 319, fol. 28 verso)

BİZANS

Bizans’ın, “İslam Dünyası”na komşu olması ve aralarındaki ortak hudut-bölge ilişkisi, bu iki milletin, aktif ticari ve kültürel iletişim halinde olmasını sağlamıştır. Bazı Arapça bilimsel çalışmalar, Yunanca’ya çevrildi. Buna bir örnek vermek gerekirse;

El-Tusi, 1261 yılında yazdığı astronomik baş yapıtında(al-Tadhkira fi’ilm al-hay’a), gezegen hareketleriyle ilgili, Batlamyus’unkinden çok farklı yeni bir model sunmuştur. Bu modelde, döngüsel hareketin, lineer harekete dönüşebileceğini ispatlamıştır. Günümüzde Tusi’nin modeli; “Tusi Couple” adıyla bilinmektedir.
 
20.yy.’ın ikinci yarısında, çok sayıda bilim tarihçisi, Kopernik astronomisinin matematiksel yapısının, klasik Yunan eserlerindeki bilgilerle kurulamayacağını ispatlamışlardır. Bu yapıyı kurabilmek için Kopernik‘in, iki yeni matematik teoremine ihtiyacı vardır. Kopernik, bunları kullanmıştır. Bu iki teorem, de ilk defa Meraga rasathanesinin bilim adamları tarafından ortaya atılmıştır. Bunlardan birisi el-Tusi, diğeri de el-Urdi‘dir. Teoremlerinin isimleri ise; “Tusi Couple ve Urdi Lemma”dır.
 
Bilim tarihçilerin bu tezini destekleyen en büyük delillerden birisi; noktaları işaretlerken; Tusi (13.yy.) ve Kopernik‘in (15.yy.) aynı harfleri kullanmış olmalarıdır. İkinci ilginç konu da; Kopernik‘in bu teoremleri kullanmış olmasına rağmen, onların ispatını göstermemiş olmasıdır. Bu da teoremleri, bir başka yerden aldığını, kendisinin geliştirmediğini göstermektedir. Öyle ki 17. yüzyılda Kepler, hocasına yazdığı bir mektupta Kopernik‘in, bu teoremi niçin ispatlamadığını sormuştur. Tabii bilim dünyasını meşgul eden konulardan birisi de, Kopernik‘in bu teoremleri kullanmış olmasına rağmen, niçin el-Tusi ve el-Urdi‘den bahsetmemiş olduğudur. Bu konudaki görüşlerden birisi, o dönemde Osmanlı, Avrupa kapılarını zorladığı için genelde İslam’a karşı olumsuz bir tavrın olduğu; bu nedenle de, İslam alimlerinden söz etmenin uygun olmayacağı düşüncesidir.
 
El-Tusi ve el-Urdi
‘nin, Kopernik zamanında Latince’ye çevrilmemiş olan eserlerinin, Kopernik‘in eline nasıl geçtiği ayrı bir araştırma konusudur. Bir teoriye göre; bu eserler, önce Trabzon‘a, sonra Konstantinapol’e(İstanbul’a), oradan da İtalya’ya geçmiştir. Hatta el-Tusi‘nin eserinin, o dönemlerde İtalya’da yazılmış, Latince bir kopyası bulunmuştur.
 
Neticede, Meraga rasathanesinin bilim adamları, sadece matematik ve astronomide, orijinal çalışmalar yapmakla kalmamışlar; aynı zamanda Kopernik sisteminin temellerini inşa etmişlerdir. Zaten bazı çevrelerde, onların bu başarıları, “Meraga Okulu Devrimi” veya “Rönesans’tan önceki Bilimsel Rönesans” olarak anılmaktadır.

SAVAŞLAR

Yakın Doğu’ya Yapılan Haçlı Seferleri 

Orta çağda Avrupa için “Doğu” demek, İslam medeniyeti demekti. Yakın Doğu’ya sefere düzenleyinceye kadar, Haçlı seferleriyle, bilim transferi gerçekleşmemiştir. Ancak Yakın Doğu’da yapılan savaşlar sonucunda Avrupalılar, İslami hayatın çekici yönlerini, tecrübe etmişler ve evlerine döndüklerinde, bunları taklit etmeye girişmişlerdir. Sonuç olarak Hıristiyan Batı toplumu, İslam medeniyetinin, büyük başarılarını benimseyip, kendi malları haline getirmişlerdir. Avrupa’nın bir sonraki çağda gelişmesinde, muazzam bir İslam etkisi görülmektedir. 

İspanya’daki Haçlı Seferleri

İspanya’da, Müslümanlar’a karşı yapılan Haçlı seferleri, Hıristiyan İspanyollar’ın çok çeşitli teknolojiye kavuşmalarına sebep olmuştur. Bunlardan en önemlileri; top ve barut tozunun kullanılması olmuştur. Bu teknolojinin, 1340- 1342 yıllarında Endülüs’deki el Cezire kuşatması sırasında, İngiltere’ye geçtiği kaydedilmiştir. İngiliz aristokratları, İngiltere’ye barut tozu ve top yapımı bilgisi ile geldiklerini rapor etmişlerdir. Birkaç yıl sonra, 1346 yılında İngiltere, ilk defa Fransızlar’a karşı top silahını kullanmıştır.

TİCARİ İLİŞKİLER

Hıristiyan Avrupa ve İslam Dünyası arasındaki ilişkiler, her zaman düşmanca olmamıştır. Çoğu zaman, aktif ticari ilişkiler söz konusudur. Bu Müslüman şehirlerinde, Avrupalı tacirler, cemiyet oluştururken, Müslüman tacirler de, Bizans’ta toplanmışlardır. Burada İsveçli tacirlerle iyi ilişkiler kurmuşlardır. 10 ve 11. yy.’larda, Mısır’daki Fatimi devleti ve İtalyan şehri Amalfi arasında, sıkı ticari bağlar kurulmuştur. Gotik mimarinin ana elementi olan ojival yay (kavis kemer, damağın orta kısmı şeklinde) tarzı, Avrupa’ya ilk olarak Amalfi’den girmiştir. Bu tarzın kullanıldığı ilk kilise, 1071 yılında yapılan Monte Cassino’dur. 

ARAPÇA ÇALIŞMALARIN TERCÜMESİ

12. yy.’ da başlayan tercüme faaliyetinin, teknoloji transferinde büyük etkisi olmuştur. Arapça eserler, damıtma ve saflaştırma gibi endüstriyel ve kimyasal teknolojilerle dopdoluydu. Ayrıca, bir takım maddeleri, tıp ve farmokolojik alanda değerlendirme ve işleme sokma konusunda, teknolojik bilgi açısından oldukça zengindiler.

Astronomi alanındaki çalışmalar, alet yapmaya yarayan bir çok teknolojik fikir içermektedir. 10. Alfonzo zamanında oldukça aktif bir tercüme faaliyeti devam ediyordu. Libros del Saber de Astronomia (astronomi bilgisi kitabı) adı altında toplanan yazmalar, kralın hazırlattığı çalışmalara bir örnek teşkil etmektedir. (XIII. yüzyılda Castilla-Leon Kralı X. Alfonso’nun hazırlattığı Libros dei Saber de Astronomia adlı dört kitaptan oluşan İspanyolca ansiklopedi) Batı, İslam bilimiyle, Arapça matematik eserlerinin Latince’ye çevrilmesi nedeniyle tanışmış bulunuyordu.

Bath’lı Adelard’ın, Mappae Calvicula adında çıkardığı kitapta; teknolojik materyallerin tanımının Arapça’dan tercümesi yapılmıştır. Pek çok tarifnamenin, Müslümanlara ait olduğu, bilim tarihçileri tarafından da teyid edilmiştir. Adelard‘ın, Arap ülkelerine gittiği ve Arapça’dan çeviriler yaptığı bilinen bir geçektir. Diğer önemli bir çalışma da, Marcus Graecus’un Liber Ignium adlı Arapça’dan çevirdiği kitaptır. Barut tozunun, Batıya bu eser aracılığıyla geçtiği, şimdilerde fark edilmiştir.

AVRUPA’DA: ARAPÇA EĞİTİMİ YAPILIYORDU

Kopernik ve çağdaşlarının, ilim yapabilmesi için, Arapça yazmaların Latince’ye tercüme edilmesine gerek yoktu. O çağda, örneğin Kopernik gibi, kendini geliştirmiş ve oldukça donanımlı, orijinal Arapça kaynakları okuyabilen öğrencileri ve meslektaşlarını bilgilendiren birçok bilim adamı vardı.

Suriye, Hama’da bir su çarkı. Makine Mühendisliği tarihinde önemli bir yere sahiptir.

Arapça; İspanya, İtalya ve Fransa’daki okullarda ve akademilerde, çoğunlukla da misyoner amaçlara hizmet etmek için öğretiliyordu. Birçok üniversitede, Arapça öğrenimi yapılıyordu.

“TARİFNAME KOLEKSİYONLARI”: İSPANYA’DAN AVRUPA’YA GEÇTİ

Latince’den tercüme edilen Arapça çalışmalar ve Batı kütüphanelerindeki Arapça yazmaların yanında, İspanya’dan Batı Avrupa’ya akan oldukça aktif bir tarifname trafiğinin bir çok kanıtı vardır. Askeri sırlar içeren tarifnamelerle dolu eserler de, İspanya’dan Avrupa’ya akan bu trafiğe katılmışlardı.

13 .yy.’da Albertus Magnus, Roger Bacon; 15. yy.‘da Kyeser ve Leonardo da Vinci gibi önde gelen düşünürlerin, Latince çalışmalarının kökeni, aslında Müslüman bilim adamlarına ait Arapça tarifnamelerdi.  

Bu Arapça tarifanamelerin, nasıl olup da Latin literatürüne katıldığına dair şöyle açıklamalar öne sürülmektedir: İspanya’da, İslam bilim ve teknolojisine vakıf, aynı zamanda da, hem Latince hem de Arapça bilen insanlar vardı. Bu kişiler, Avrupa’da bilime duyulan ve gittikçe artan açlığı karşılayabilmek için, Arapça kaynaklardan bir çok tarifname koleksiyonunu bir araya getirmeye başladılar. Bu zor takipte, en aktif olanlar Yahudiler’di. Bu koleksiyonlar, Avrupalı aristokratlar, mühendisler ve diğer ilgilenen gruplar tarafından, çok yüksek fiyatlara alındılar. Bazı tarifnamelerin anlaşılmaları mümkün değildi ancak, gelecekte anlaşılabilecekleri ümidiyle satın alındılar.

SANATÇILARIN GÖÇÜ

Teknoloji transferinde en etkili yollardan biri de, zanaatkar ve sanatkarların göç etmesi olmuştur. Bu insanlar, antlaşmalar, ticari ilişkiler, sürgünler, savaşlar ya da daha iyi imkanlar sebebiyle göç etmişlerdir.

Örneğin 11.yy.‘da, Mısırlı Müslüman zanaatkarlar, Yunanistan’ın Corinth şehrinde, iki tane cam fabrikası kurmuşlardır. Ancak Normandiyalılar’ın, Corinth’i yakıp yıkmalarının ardından, Batı’ya göç etmişlerdir. 13. yy.’daki Moğol fethinden sonra, çok sayıda Suriyeli cam işçisi, cam yapım merkezlerini, Batıya taşımak zorunda kalmışlardır. 1277’de, Suriyeli zanaatkarlar, bir antlaşma sonucu, Venedik‘e gönderilmişlerdir.

13 ve 14. yüzyıllarda, Güney Fransa’da bulunan Provence şehri de, Müslümanlarla iletişimden oldukça etkilendi. Endülüs’ten ithal edilen çanak çömlek sanatı, burada çok popüler hale geldi. Bu dönemde, Marsilya ve Provence’deki sanatkarların büyük çoğunluğu, Endülüs‘ten gelen berberi Araplar ve Yahudiler‘di.

İspanya’dan ve Portekiz’den gelen, Yahudi ve berberi mülteciler de dahil pek çok iltica isteyene, iltica hakkı verilmiştir. Bu göçmenlere, pek çok hak ve imtiyazlar verilmiştir. Bu Müslüman zanaatkarlar da, yaşadıkları bölgelerde; sabun, kağıt, şeker ve şarap damıtma endüstrilerini kurmuşlardır.RAHİPLER, SEYYAHLAR, AKADEMİSYENLER VE DİPLOMATLAR

12-13. yy.‘da İspanya’ya akın eden tercümanların yanında; Batı’dan Yakın Doğu‘ya, Endülüs‘e ve bunların tam tersi yönünde, sürekli askeri, ticari, seyahat amaçlı ve diplomatik ilişkiler sözkonusuydu. Bu hareketliliğin, bilim ve teknolojinin, İslam Dünyası’ndan, Batı‘ya geçişinde katkısı büyük olmuştur.

Sonradan Papa 2. Slyvester olacak olan Gerbert, Fransız bir eğitmen ve matamatikçidir. 3 sene, Kuzey İspanya‘nın Ripolli manastırında, İslami bilimler alanında çalışmştır. İslam bilimini, Pireneler’e getiren ilk elçi olarak adlandırılır.

Constantinus Africanus, İslam tıbbını, Avrupa’ya tanıtan ilk kişidir. MS. 1010-1015 yıllarında Tunus’ta doğmuştur. 1087 yılında Monte Cassino’da ölen Africanus, tacir kimliğiyle, İtalya’ya seyahatlerde bulunmuştur. Tıp literatürünün eksikliğinin farkına varıp, önemini kavramış ve tıp alanında çalışmalar yapmaya karar vermiştir. Bu nedenle tıp eğitimi için 3 yılını Tunus’ta geçirmiştir. 40 yaşına geldiğinde, birçok Arapça tıbbi eser toplayıp İtalya’ya hareket etmiştir. Önce Salerno‘ya, sonra da Hıristiyanlığa döndüğü Monte Cassino‘ya yerleşmiştir.

Constantinus, günümüzde dahi bilinen en mühim Arapça tıp çalışmalarını, Latince’ye tercüme etmiştir. Böylece bu çalışmalar, kendisine atfedilmiştir. Ancak daha sonra bu çalışmaların, Arapça orijinleri bulunmuştur. Buna rağmen o yine de, İslam tıbbını Avrupa’ya tanıştıran ve sistematik tıp eğitiminin müjdecisidir.

İslam ülkelerine seyehat eden ilk Batılı akademisyenlerden biri de, Bath’lı Adelard‘dır. 1116 ve 1142 yıllarında aktif olduğu bilinmektedir. Sicilya’ya ve Suriye’ye yolculuk etmiştir. 7 yılını Suriye’de geçirerek, Arap diline çok iyi vakıf olmuştur. Bilimsel tercümelerinin yanında, İslam teknolojilerinin transferinde etkin rol oynamıştır. “Mappae Clavicula” adı verilen eseri, kontrolünü yaparak yayınladı. Bu kitap, renklerin ve bazı kimyasalların üretilmesini açıklayan bir tarifnamedir. Bu eser, ortaçağ batı teknolojisi için büyük önem taşımaktadır. Bu kitabın orijini, yazarları ve tercümanları bilinmemektedir.

Harezmi‘nin önemli yapıtlarından biri olan “Zij-ül Harezmi”, ilk kez 12. yy.’da; Bath’lı Adelard tarafından “Ez-zich Djafris Al-Karezmi” adı ile Latince‘ye çevrilmiştir. Bu çeviri, Oxford Kütüphanesi‘nde bulunmaktadır. MS 820 tarihlerinde Harezmi tarafından yazılan bu eser, astronomi gözlem çizelgelerini içerir. Ay, Güneş gözlemleri, zaman ve yer dönüşüm hesapları ile bunlara ilişkin sinüs ve tanjant çizelgeleri yer alır. Uzun yıllar doğu ve batıda; astronamların ilk başvuru kitabı olarak kullanıldığı bilinmektedir. Harezmi’nin, “cebir kitabı”ndan sonra içeriği ile en çok yankı yapan eseridir. Harezmi’nin “astronomi çizelgeleri”nin bir kopyası, İngiltere Bodlean Kütüphanesi‘nde bulunmaktadır.

Aynı çağın en önemli figürlerinden biri de, 1180 yıllarında doğmuş Leonardo Fibonacci’dir. Büyük bir matematikçidir. Cezayir’de doğup büyümüştür. Arapça olarak matematik eğitimi almıştır. Stajını, Akdeniz limanlarına yaptığı ticari seyehatler sayesinde tamamlamıştır. Suriye ve Mısır‘a uğradığında, pek çok Arapça yazmalara ulaşabilme imkanı bulmuş ve en önemli kitabı olan Liber Abaci’yi, 1228 yılında tamamlamıştır.

Leo Africanus, 1489-1495 yıllarında Granada’da doğdu. Fas’ta büyüdü. Diplomatik amaçlarla seyehat ediyordu. Kahire’den deniz yoluyla dönerken Sicilya‘lı korsanlar tarafından ele geçirildi ve Papa 10. Leo’nun huzuruna çıkarıldı. Papa onu Hıristiyanlığa çevirmeyi başardı. İtalya’da kaldığı 30 yıl boyunca, İtalyanca öğrenip Bolonya’da Arapça öğretti.

Guillaume Postel(1510-1581)

Rönesans Devri’nde yaşayan Guillaume Postel, Fransız bir akademisyendir. 1510 yılında doğmuş. 1581 yılında ölmüştür. Arapça ve diğer birkaç dili çok iyi derecede bilmektedir. İstanbul ve Yakın Doğu‘ya iki seyahat yapmış ve buralardan çok sayıda Arapça yazma ele geçirmiştir. 1536’da gerçekleşen ilk seyahatinde, Fransa kralı adına yazmalar toplama görevini üstlenmiştir. Filistin ve Suriye‘ye gitmiş. Ve birçok el yazması belge toplamıştır. Bu seyehatten sonra, kraliyet okulundan, matematik ve doğu dilleri profesörlüğü ünvanını almıştır.

Postel’in koleksiyonundan, Arapça astronomi ile ilgili iki el yazması, Vatikan’da ve Bibliotheque Nationale of Paris‘de muhafaza edilmektedir. Bu yazmalarda el-Tusi’nin teoremleri, yer almaktadır. Topladığı yazmalar arasında; İstanbul‘da yaşamış önde gelen bilim adamı Takiyuddinin yazmaları da vardır. Takiyuddin, astronomi, makineler ve matematik üzerine eserler yazmıştır. Postel‘in kıymetli yazma koleksiyonu, Heidelberg Üniversitesi‘nde toplanmıştır.

Yine aynı devirden önemli bir akademisyen olan Jacop Golius (1590-1667), Leiden Üniversitesi‘nden doğu dilleri profesörlüğü ünvanını almıştır. Bu ünvandan sonra, dört yılını Yakın Doğu’da çalışarak geçirmiştir. Bu çalışmanın ürünü olarak; 300 tane Arapça, Türkçe ve Farsça el yazması eser toplamıştır. Hem Arap dili ve edebiyatı uzmanı, hem de bir bilim adamı olan Golius, Cabir‘in birçok eserini Latince’ye çevirmiş ve bastırmıştır.

Bazı Batılı diplomatlarda, bilim ve teknolojinin transferinde önemli rol oynamışlardır. Golius‘un bir öğrencisi olan Levinus Warner (1619-1665), 1644’te İstanbul‘a yerleşmiş ve 1655’te elçilik görevine yükselmiştir. Burada kaldığı sürede 1000 tane el yazmasını toplamış ve Leiden Üniversitesi kütüphanesine miras olarak bırakmıştır.

Rönesans Devri‘nde yine çok önemli bir figür; Diyarbakır‘dan, İtalya‘ya 1577’de göç eden Baş Piskopos Ni’meh‘tir. Giderken, Arapça yazmalardan oluşan kendi kütüphanesini de yanında götürmüştür.

Ni’meh, Papa XIII. Gregory ve Medici ailesi tarafından çok iyi karşılanmış ve Medici Doğu Yayınları’nın başına editör olarak atanmıştır. Ni’meh’in kütüphanesi, hala Floransa’daki Laurenziana kütüphanesinde korunmaktadır. Ve Medici Doğu Yayınları’nın çekirdeğini oluşturmuştur. Onun hizmet ettiği yıllarda, birçok Arapça bilimsel çalışma basılmıştır.

Akademisyenler ve diplomatlara ek olarak; birçok seyyah ve hacı da, yüzyıllar boyunca İslam topraklarından; İslam bilim ve teknolojisinin transfer edilmesine katkıda bulunmuşlardır. Bunlardan önemli bir tanesi, hem seyyah hem de bir casus olan Fransız Bertrandon de la Brocquière‘dır. Kutsal toprakları ve Anadolu’daki İslam şehirlerini ziyaret edip; 1432 yılında “Le Voyage d’Outre-mer” adlı kitabını yazmıştır. Onun görevi; yeni bir Haçlı Seferi için, durum değerlendirmesi yapmaktı. Bertrandon de la Brocquiere, çok donanımlı bir casus ve karşılaştığı yeni şeyleri anlamaya hırslı, çok gözlemci bir gezgindi. 1432’de Beyrut’a gittiğinde, yerlilerin kutlamalar sırasında; havai fişek kullandığını gördü ve sırlarını öğrenip Fransa’ya taşıdı.

Derleyen: Gökben Coşkun

 

Kaynak:
1) Ahmad Y. al-Hassan, “Transfer Of İslamic Tecnology to The West”, history-science-technology.com,
2) G. Saliba, “Greek Astronomy and the Medi Arabic Tradition”, American Scientist , v. 90, n. 6, 2002.

 

 

 
ys@yaklasansaat.com

BİLİM VE TEKNOLOJİ

 

İlim, insanın, gerçeği kavrama ve anlama gayretinden doğar. Şu halde ilmin amacı, varlığın ve özelliklerinin bilinmesi demektir. İnsan, gerçeği bildiği ölçüde, problemlerini doğru olarak çözebilir. Ancak ilim sayesinde, gerçek bir hayat görüşü ve insan problemlerinin doğru ve başarılı bir çözümüne ulaşmak mümkün olur. Şu halde, insan ve toplumun problemlerini çözmek için başvurulacak en önemli vasıta, ilimdir.

GERÇEĞİ KAVRAMA: “BİLİM”

İlim, insan bilinci ile obje-nesne(varlık) arasında kurulan doğru yahut doğruya yakın bir münasebettir. Bu münasebet, maddî değildir. Zihnin, düşünce vasıtalarının mahiyetine uygun olarak, soyuttur. Yani bilinç(şuur), kendi dışında var olanın; yani nesnenin zihindeki hayalini kavrayan ‘‘kavramlar” ile düşünür. Şu halde zihin, kendi dışında var olanın aynısı ile değil, onun adeta zihindeki gölgesi(fotoğrafı) ile düşünür. Bunlara, ‘‘kavramlar’‘ diyoruz. Burada, kavramlarla düşünme zaruretinin, insan bilgisinin özünü teşkil ettiğini hatırlamalıyız.

Bu demektir ki, insan zihninden daha üst boyuttaki bilinçlerin bilgisi, bizimkinden özü itibariyle farklıdır. Yani, varlığın ve varlık belirtilerinin gölgeleri veya hayalleriyle düşünmeyecek bir bilinç için, varlığın hayallerine ihtiyaç yoktur. Varlığı doğrudan doğruya kavramak; semboller, hayaller veya gölgeler vasıtasıyla kavramaktan elbette farklıdır. Gerçek ise; varlığın kendisi, tıpkısı ve aynısıdır.

İNSAN BİLGİSİ SINIRLIDIR

İnsan bilgisi, beşerî bilgidir. Bu bilgi sınırlıdır, ihtimalidir ve izafîdir. Aynı zamanda bu bilgi, gelişmeğe namzettir. İnsanüstü bilinç(melekût bilinç) tabii ki farklı bir algılamaya sahip olacaktır.

Allah ise, sonsuz boyutlu bir akla sahiptir ve kavrayışı da sınırsızdır. Onun bilgisi ve gerçeği kavrayışı, doğrudan, tam, değişmez ve mutlaktır. Bu nedenledir ki Allah‘ın ilmi, zaman dâhil tüm sonlu boyutları aşar ve mutlak gerçeği ifade eder. Ancak ilahi vahiy, insanı muhatap aldığında, insanın gelişmeye muhtaç; zamana kayıtlı ve sınırlı kavrayışı dolayısıyla, değişim ve dönüşüm gösterir. Yani, insanoğlunun gelişmişlik derecesine ve tarihine bağlı olarak tedricilik-değişiklik kazanır. Ancak ilahi düşüncenin özü değişmez.

Hâlbuki insan düşüncesi ile varlık(gerçek) arasında vasıtalar; kavramlar, deney, gözlem vb. vardır. İşte bunlar, gerçekle insan arasındaki yegâne, fakat sınırlı vasıtaları teşkil ederler. Bu da, insan bilgisinin sınırlı, tekâmülcü, nisbî(izafi) ve ihtimali karakterini ortaya koymaktadır. Bütün bunlar, insan bilgisinin, ”gerçeğin mutlak bilgisi” olmadığını gösterir. Ancak unutulmamalıdır ki; insan bilgisi gelişerek ilerlemeye devam edecektir.

İLMİ ÇALIŞMANIN PRENSİPLERİ

İnsan bilgisinin gelişmesinin önünü açmak için, ilmi donduran ve kalıplaştıran düşünce tarzlarından, bilim adamlarının uzak durması gerekmektedir. Aksi halde yanlı yaklaşımlar ve ortodoks anlayışlar, bugünde etkilerini gördüğümüz gibi, bilimsel gelişmelerin hızını düşürecek; bu da bilimi, bilimciliğe dönüştürecektir. Bilimin uyması gereken prensipleri, şöyle özetleyebiliriz:

1) İlmi çalışmanın temel bir prensibi; hiçbir aksiyom, prensip, hipotez, teori ve bilimsel yasanın; mutlak, evrensel ve kesin gerçek olmadığıdır.

2) İnsan bilgisinin özü, vasıtaları ve neticeleri; sınırlı, izafî(nispi) ve ihtimalidir. İlmi ilerleme, daha öncekileri düzelterek ilerler. İlerleme varsa izafilik de vardır. İlmin sınırları dolayısıyla, bir ‘‘güvenilirlik derecesi” söz konusudur.

3) İlmi çalışmanın, ilim adamının ”ideolojisinden ve ön yargıları”ndan mümkün olduğu kadar uzak olması gerekir. İlmi çalışma, tüm bilim adamlarının kişisel inançlarından bağımsız olmalı; yani bir anlamda yansız olmalıdır. Bilimsel sonuçlara ulaşırken de, sonuçları yorumlarken de yansızlık ilkesine uyulmalıdır.

4) Bilimin kutsanarak; bilimsel teorilerin din haline getirilmesi gibi bir sapma tehlikesi her zaman söz konusudur. Bugün tıp alanındaki bazı yaklaşımların, yöntemlerin ve tedavi usullerinin kutsanmasını, buna örnek verebiliriz. Özellikle bitkilerin şifasından, insanoğlunun yararlanmasını engelleyen bu ortodoks tıp anlayışıdır. Burada küresel sermayenin, oligarşik gücünü hatırlamak gerekir. Yine evrim teorisinin, ateizme kalkan yapıldığını, bugün açık bir şekilde görmekteyiz. Bu örnekler, maalesef daha da çoğaltılabilir.

5) Bugün bilim ve teknoloji, hâkim güçlerin ve sermayenin emrinde ve yönlendirmesi altında gelişmektedir. Bu da bilimin yoğunlaşacağı alanlar ve sonuçları bakımından negatif bir faktör olarak görülebilir. Nitekim Dünya‘nın üzerine bir felaket olarak çöken küresel ısınma tehdidi, bunca bilim kurumlarına rağmen gecikmiş olarak algılanmıştır. Emperyal güç ABD ise, hala bu tehdidi algılamamakta ısrar etmektedir.

6) Son olarak şunu söyleyebiliriz ki, bilim ve teknoloji, mucizevî gelişmeler kaydettikçe; İnsanoğlu, kendisinin ve bilimin sınırlarını unutarak, bilimi yahut kendisini ilahlaştırma gibi bir sapmaya yönelmektedir. İnsanın yahut bilimin ilahlaştırılması ise, insanlığı ilkel paganizm mertebesine düşürür. Bu da çılgınlıkları, bunalımları ve Dünya gezegenini yok etmeye yönelik şeytani planları tetikler.

BUGÜN “BİLİM” HIZLA GELİŞİYOR

Bugün yaşadığımız çağda, ilmî gelişmelerin ve buna bağlı teknolojik icatların, baş döndürücü hızla ilerlediğine şahit olmaktayız. Özellikle pozitif ilimlerde kaydedilen ilerlemeler; matematiğin, bütün ilimlerin bir metodu haline gelmesi; bilgisayar teknolojisinin ve işletim sistemlerinin şaşırtıcı hızı, muazzam gelişmelere yol açmaktadır.

Yıllarca çözülemeyecek “bir problem veya işin”, birkaç saniyede sonuçlandırılabilmesi, bu teknik ilerleme temposuna korkunç hız katmış bulunuyor. Bütün; matematik, fizik, astrofizik, kimya, mühendislik, fizyoloji, biyoloji, tıp, vb alanlarda, ilmi ve teknolojik gelişmeler, göz kamaştırıcı hızla devam etmektedir. Biyomedikal, robotteknoloji, nanoteknoloji vb. çağın yeni teknolojik gelişmeleri de, yakın gelecekte daha yaygın uygulama alanları bulacaktır. Pozitif bilimlerdeki gelişmeler ve teknolojik uygulamalar, böylece dev adımlarla ilerlemektedir.

BİLİM CENNETİN KAPILARINA DAYANIRKEN “DÜNYA ÖLÜYOR”

Canlılar, hayvanlar ve İnsanlar üzerinde yapılan bilimsel çalışmalar; insanın gen haritasının çıkarılması, hücre üzerindeki çalışmalar, organ geliştirmeye ve tedaviye yönelik kök hücre çalışmaları ve başka alanlardaki çalışmalar, bir taraftan insanoğlunu, cennetin kapılarına yaklaştırırken; diğer yandan dünyaya hükmetme ve kâr hırsıyla, üzerinde yaşadığımız yeşil gezegeni kirleterek yok etmeye sevk ediyor.

Uzay çalışmaları ve uzay teknolojisi, makine, elektrik-elektronik ve bilgisayar teknolojisi, her gün yeni buluşlar ve keşiflerle adeta göz kamaştırıyor. Bir taraftan yeni enerji kaynakları; Güneş ve rüzgâr enerjileri, hidrojenin enerjiye dönüştürülmesi ve sanayi atıklarının dönüşümü yahut atıksız enerji çabaları, bu cennete uzanan merdivenin basamaklarını yükseltirken; diğer yandan, küresel ısınma insanlığın ölüm ıslığını çalıyor.

“İNSANIN YARATILIŞI” VE İLİM POTANSİYELİ

Âlemlerin(evrenlerin) Rabb’inin yarattığı, yaratılmışlardan üstün; her şeyin emrine, hâkimiyetine ve incelemesine sunulduğu insanoğlu; melekleri bile şaşırtacak bir ‘‘bilim ve teknoloji yeteneği”ne sahiptir.
İnsan, Evrenlerin Rabb’ine iman ettiğinde de, yaratılmışların (melekler de dâhil) en hayırlısı, en üstünüdür. İnsanın tekâmülü ve ‘‘bilim ve teknoloji”yi çağlar boyu geliştirmesi, böyle bir potansiyelin kendisine verilmesinden kaynaklanmaktadır.

Nitekim yaratılmışların Rabbi olan Allah:
“Ben Arz’da halife(takip eden-yönetici) yaratacağım” dediği zaman, melekler dediler ki:
“Biz seni tespih ve taktis ederken, orada kan dökecek ve fesat çıkaracak birini mi yaratacaksın?”
Allah dedi ki:
“Sizin bilmediğinizi Ben bilirim”
Ve Âdem’e ‘isimler‘in(kavramlar-nesneler) hepsini öğretti.
Sonra meleklere dedi:
“Şayet biliyorsanız bunları, bana bildirin?”
Melekler dediler ki:
“Seni tespih ederiz, bizim ilmimiz yok, bize Sen ne öğretmişsen, biz ancak onu biliriz. Muhakkak Sen, Âlim’sin Hâkim’sin.”
Allah, dedi ki:
“Ey Adem! Onlara(meleklere), bunların ‘isimleri‘ni(ne olduğunu) bildir.”
O zaman ki onları ‘‘isimleriyle”, onlara bildirdi.
Allah dedi ki:
“Ben size demedim mi, evrenlerin ve Arz’ın ğaybını(gizlisini) Ben bilirim. Ve yine gizlediklerinizi ve açıkladıklarınızı Ben bilirim.”(1)
Allah ile melekler arasında geçen konuşmadan çıkarılacak sonuç şudur:

“İLİM POTANSİYELİ MELEKLERDEN ÜSTÜN”

Birincisi, insan, yaratılmışların hiçbirisinde bulunmayan bir “gelişme” ve “bilim ve teknoloji geliştirme potansiyeline” sahiptir. Böyle bir potansiyel, ne meleklerde, ne cinlerde, ne de başka canlılarda mevcuttur. Sonuç olarak bu potansiyel, Allah’ın lütfu bir yetenektir. İnsanoğlu, bugün kıyametin şafağında ve bilimsel gelişmelerin zirvesindedir. Bu gelişmeler daha da hızlanarak, insanın, ‘‘tabiata hâkimiyeti ve maddeye hükmetmesi” açısından cennetin kapılarına dayanacaktır.

“İFSAD EDİCİ VE KAN DÖKÜCÜ”

İkincisi ise meleklerin iddiası olan; “insanın yeryüzünde fesat çıkaracağı ve kan dökeceğidir.” Bu iddiada aslında doğrudur. Melekler de, cinlerin, önceden başka gezegenlerde veya yeryüzünde, nefis sahibi ve sorumlu varlıklar olarak; fesat çıkardıklarını ve kan döktüklerini bilmektedirler.

Melekler
, insanların da nefis sahibi varlıklar olarak, aynı şeyi yapacaklarını tahmin etmektedirler. Burada yanıldıkları nokta; insanın bu kötülük boyutundan ibaret olmadığıdır. Yani, insanın iman ve ilim boyutunun farkında olamamalarıdır. İnsanı, bütün boyutlarıyla kavrayamadıkları ve özellikle bilimsel potansiyelini kuşatamadıkları için, Allah karşısında mahcup olmuşlardır.

Ancak, insanın “fesat çıkarma ve kan dökme boyutuna” insanlık tarihi şahittir. Bugün yine çağın emperyal güçleri, kan dökerek, dünyayı nasıl fesada boğduklarını ispatlamaktadırlar. Ve yine nedensiz ve niçinsiz bir uygarlığın sonucu olan tüketim sanayinin ve sömürücü kapitalist sistemin, yaşadığımız “dünya evini” ve “damını” nasıl yok etmek üzere olduğu kanıtlanmıştır. Mevcut bilim ve teknoloji, insanlığın problemlerini çözemediği gibi, küresel ısınma felaketi kapımızı çalmaktadır.

BATI BİLİMCİLİĞİ NE ÜRETTİ?

Ve yine ne hazindir ki, insanoğlunun bu bilimsel- teknolojik ilerlemesiyle ters orantılı bir şekilde; sosyal-psikolojik hastalıklar artmakta; sosyal dengesizlikler boyut kazanmakta; insanın; insanla, tabiatla, evrenle ve kendisiyle olan ilişkileri çıkmaz bir sokakta ilerlemektedir. Ferdî, ailevî, sosyal ve toplumlararası bunalım ve çılgınlıklar, adeta teknolojinin sırtında tırmanmaktadır.

Özetle ifade edecek olursak, insanoğlunun, maddî-teknolojik eğrisi maksimum çizerken, manevî-sağlık eğrisi, adeta minimum çizmektedir.

Beşerî düşüncenin ve hâkimiyetin, Dünya gezegeninde temsilciliğini yapan otoriteler, insanlığa kendi altın tasları içinde sundukları normların, kendileri de efsunu olmuşlardır. Beşerî Avrupa düşüncesinin bir varyasyonu olan sosyalizmin, kısa bir zaman periyodu içinde, insan fıtratı duvarına çarpması sonucu, bugün insanlık, Avrupa Birliği kapitalizmi veya Amerikan efsanesine yönelmiş bulunuyor.

Bugün dünyayı dört cepheden kuşatan ve cazibesiyle toplumları yörüngesinde sürükleyen Batı düşüncesi ve bilimciliği, acaba kendi insanına, kendi toplumuna ve aile sosyal sistemine ne sağlamıştır? Fert, aile ve toplumun bugün ulaştığı sosyo-kültürel boyutların zaman içinde limit sonuçları ne olacaktır?

BİR MEDENİYET TARİHÇİSİNİN ÇIĞLIKLARI

Bu noktada, ünlü medeniyet tarihçisi ve Fransız düşünürü Garaudy‘nin çığlıklarına kulak verelim:

“Çıkmazda olan bir uygarlık. Makinelerden geçilmeyen bir dünya. Bizler dört yüzyıldan beri üç dünyanın zenginlikleriyle, bilgeliklerini yağmaladık, har vurup harman savurduk.

“Bu kaos, Batı büyüme modelinin ve onu kuran ve haklı gösteren kültür modelinin iç mantığındadır. Yani tabiatla, insanla ve Tanrı’yla ilişkileri kavrayış ve yaşayış biçiminde yatmaktadır.

“Mümkün olan en şiddetli arzulara sahip olma ve bunları tatmin etmenin çarelerini arama. İşte bugün gözü kapalı ekonomik büyüme, büyüme için büyüme sistemimiz, insanın bu temel sapkınlığına dayanmaktadır. Şiddet ve çöküş, büyüme modelimizin yan ürünlerinden başka birşey değildir.

“Kelimeler bile bir parçalanışı yansıtmaktadır. Bundan böyle barışın adı dehşet dengesi, kuramsal zorbalığın adı düzen, orman yasasının geçerli olduğu rekabetin adı liberasyon, Gulag hapishanesinin adı sosyalizmdir. Bu gerilemelerin hepsine birden ilerleme adı verilir. Onun savaş adı büyümedir.

“Kesin olan şudur ki, kültür uygarlığının üstün olduğu önyargısı, ta iliklerine işlemiş olan Batı insanı, kendi manevî yoksulluğunu ve barbarlığını telâfi etmek için Afrikalılardan öğreneceği çok şey olduğunu ve çok defa Hıristiyanlığın, Batı’nın üstünlüğü önyargısını pekiştirmede bir kandırma görevini yüklendiğini bir an olsun düşünmemiştir.

“Gözü kapalı büyüme modelimize bir alternatif arıyoruz ve daha bereketli bir yaşama tarzı bulmak istiyoruz.”(3)

SOSYAL BİLİMLER İNSANI KAVRAYAMADI

Maalesef bugün sosyal bilimler, bir taraftan maddeci, tabiî hukukçu, sosyal mukaveleci, sırf akılcı veya ruhçu sayısız beşerî, şahsi sosyal hipotezlerden etkilenmiş; diğer yandan ise tabiatı icabı, pozitif ilimlerdeki kesinlik ve objektiflikten uzak kalmıştır. Bu nedenle, insan problemini çözmede başarılı olamamış; ilmî ve teknolojik gelişmenin çok gerisinde kalmıştır.

Neticede insanoğlu, ilim ve teknoloji ile mikro ve makro evrenin derinliklerine inip karmaşıklığı çözerken, diğer taraftan kendisini kavrama ve problemlerini çözmede yaya kalmıştır. Bunun sebeplerini aşağıdaki parametrelere bağlı olarak izah edebiliriz:

BEŞERİ BİLİMLERİN ZAAFI:”İNSAN TEORİSİ”

1) İnsan, yaratılmışların içinde üstün bir yeri olan, son derece karmaşık biyolojik, fizyolojik ve psikolojik yapıya sahip bir varlıktır. Zekâ nimetine, dolayısıyla karar verme ve seçme iradesine sahip; bu yönüyle içinde yaşadığı evrenin yasalarıyla kayıtlı, hür-sorumlu ve maddeye hâkim olmayı başaran canlı bir varlık. Uçsuz-bucaksız bilinçaltı şuuruyla; yâni maddi-biyolojik ve ruhî his, duygu, arzu ve isteklerle yüklü her an patlamaya hazır bir umman.

Özetle, maddî-rûhî (manevî) ve sosyal bir canlı. Bu özelliklerden veya duygulardan birisini veya birkaçını hâkim unsur haline getiren insan teorisi, eksik ve tehlikelidir. Bugün beşerî ilimler, insanı bütüncül bir görüşle ele alamamanın zaafiyetini taşımaktadır.

NEDENSİZ VE NİÇİNSİZ UYGARLIK!

2) İnsanın amaç-fonksiyonu nedir? Kendisi amaç mıdır, yoksa bir amaç için mi vardır? Bu noktada, nasıl değil, neden, niçin ve nereye soruları sorulmalıdır. Batı düşüncesi ise insanla ve hatta eşya ile ilgili, sürekli nasıl sorusunu sorar ve buna çözümler üretir. Amacı davet eden niçin sorusu, bu medeniyetin gündeminde yoktur. Dolayısıyla niçinsiz uygarlıkta, insan eşyanın bir parçası haline gelmekte; maddî farklılaşmalar, bunalımlar ve bedenî-cinsel çılgınlıklar, toplumların tahribini hazırlamaktadır.

3) Bilim, insanoğluna, tabiat üzerinde eşsiz ve büyüleyici bir hâkimiyet sağlayan, deneysel ve matematiksel yöntemlerin tümüdür. Ancak insanoğlu bilimi, sahip olduğu düşünce-kültür normları; yani önyargılar açısından yorumlayarak ve niçinsiz yaklaşımın aracı haline getirerek bilimcilik felsefesine kaymıştır.

Bu nedenle bilim, ‘‘insan olma amacı”na uygun bir araç olmaktan ziyade, sürekli nasıl sorusuna cevap üreten bir mekanizma haline gelmiştir. Böylece bilim, özellikle de beşerî bilimler, insanın ne olduğu dışında, insan hakkında çok şey öğretmiştir.

SONUÇ

Sonuç olarak diyebiliriz ki, merkezinde insan bulunan aile, toplum ve devlet gibi sosyal sistemlere; dolayısıyla insana, doğru bir bilgiyle yaklaşamayan beşerî medeniyetler, uzun bir zaman periyodunda, maddî, sosyal, psikolojik hastalıklar, tatminsizlikler ve sapkınlıklar üretir ve sonunda mutlaka iflas eder. Niçin, neden ve nereye soruları yerine, sadece nasıl üretirim, nasıl kazanırım sorularına dayanan uygarlıklar, çökmeye mahkûmdurlar.

Bugün insanlık, sürekli bilim ve teknolojiyi kullanarak; ”araçlar’‘ üreten bu ”amaçsız” medeniyetin kurbanı olmuştur. İnsanlığın Gezegeni‘ni yok edecek olan bu amaçsız medeniyetin, yeni tedbirlerle amaçlı hale getirilmesi çabaları da maalesef boşa çıkmak üzeredir.

Dr. Halil Bayraktar

 

Kaynaklar:
(1) Kur’an-ı Kerim, Bakara(2/30-33)
(2) Halil Bayrakçı, “Fert, Aile-Toplum, Devlet Sosyal Gerçeğinin Tahlili“, Marifet Yy, İst.1990.
(3) Roger Garaudy, Yaşayanlara Çağrı, Pınar Yy, İst. 1986.

 
ys@yaklasansaat.com