Türkiye, Rusya ile uzayı keşfedecek

Türkiye Bilimsel ve Teknolojik Araştırma Kurumu (TÜBİTAK), Rusya Uzay Araştırmalar Enstitüsü (IKI) ve Kazan Federal Üniversitesi (KFU), uzayın keşfi çalışmalarına ilişkin işbirliğine gitti.

TÜBİTAK’tan yapılan açıklamaya göre, Moskova’da düzenlenen törende anlaşmayı, TÜBİTAK Başkan Yardımcısı Prof. Dr. Abdullah Çavuşoğlu, Rusya Bilimler Akademisi Uzay Araştırmaları Direktörü Akademisyen Lev M. Zelenyi ve Kazan Federal Üniversitesi Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Danis Nurgaliev imzaladı.

Zelenyi, buradaki konuşmasında, Türkiye ile uzayın keşfi konusunda daha geniş alanlarda da işbirliği yapmak istediklerini söyledi.

Anlaşma, Antalya Saklıkent Bakırlıtepe mevkisinde kurulu RTT150 teleskobunun kullanım şartlarını ve ortak uzay araştırmalarını kapsıyor. Anlaşmaya göre, en çok 3 yıllık bir geçiş dönemi olacak ve bu dönemde Türk tarafı, teleskobun kullanım zamanının yüzde 55’ini, Rus tarafı da yüzde 45’ini alacak.

X IŞINI UYDUSU

Önümüzdeki 3 yıl içerisinde Rus-Alman ortaklığında bir X ışını uydusunun (Spektrum Röntgen Gama-SRG) uzaya fırlatılması planlanıyor. Anlaşmaya göre, uzaydaki X ışını kaynakları gözlemlenecek ve ortak çalışmalar yürütülecek. Antalya Bakırlıtepe’de bulunan RTT150 teleskobu, X ışını yayan kaynakların optik olarak gözlenmesinde destek verecek. Bu dönemde zaman paylaşımı yarı yarıya olacak.

Uydunun tüm evreni tarayarak keşfedeceği X ışını kaynaklarının optik özellikleri RTT150 teleskobu ile takip edilerek araştırılacak. SRG uydusunun keşfedeceği X ışını kaynaklarının yüzde 2’si Türk tarafına (TÜBİTAK) verilecek ve ilaveten yüzde 2’lik bir dilimi üzerinde de Rus ortaklarla işbirliği yapılarak araştırmalar yürütülecek. Ayrıca sınırlı sayıda parlak X ışını kaynakları üzerinde, Rus ve Türk bilim adamları tarafından optik dışında modellemeler yapılacak.

Reklamlar

Rusya artık uzaya bağımsız erişim imkanına sahip

Rusya artık uzaya bağımsız erişim imkanına sahip

Rusya uzay alanında büyük bir başarıya imza atarak uzaya bağımsız erişim imkanına sahip oldu. Yeni Rus ekolojik temiz roket taşıyıcısı ağır sınıf “Angara-A5”, Rusya’nın kuzeybatısındaki Arhangelsk Bölgesi Plesetsk hava üssünden fırlatıldı. Bu ağır Angara-A5’in ilk deneme fırlatımı oldu.

 Ayrılmaz bir parça olan kargo düzenli roket taşıyıcısı yaklaşık 30 bin kilometre yükseklikteki yörüngeye gönderildi. Bugüne kadar ağır sınıf roket taşıyıcıları sadece Baykonur uzay üssünden fırlatılırdı. Bu uzay üssü SSCB’nin dağılmasının ardından Kazakistan’a ait olmuştu. Astana ile Moskova arasında imzalanan uzay üssü kiralama anlaşması 2050 yılına kadar yürürlükte kalacak. Bu nedenle tüm fırlatımlar dost ama egemen bir devletin kontrolü altında gerçekleştiriliyor. Uzay Bilimleri Dergisinin baş editörü, Rusya Tsiolkovskiy Uzay Bilimleri Akademisi üyesi İgor Marinin, Angara’nın deneme fırlatımının bu durumu kökten değiştirdiğini kaydederek şunu söyledi:

‘Fırlatım çok başarılı geçti. Bu, eşi olmayan bir roket taşıyıcısıdır. O sadece Baykonur uzay üssünden değil kuzeydeki Plesetsk hava üssünden de uyduları jeostasyoner yörüngeye fırlatabilir. Yani bu roket sayesinde Rusya uzaya bağımsız erişim imkanına sahip olmuş oldu. Ayrıca Angara’nın gelişme perspektifleri vardır. Bütün bu faktörler Rusya’nın uzay alanında yeni bir atılım gerçekleştirmiş olduğunu gösteriyor.

Yeni roket taşıyıcısı ekolojik temizdir. Motorları için yakıt olarak son derece toksik madde olan geptil değil gazyağı ile oksijen kullanılıyor. Ağır sınıf Angara ile uzay aracının fırlatımının 2016-2017 yıllarında yapılması planlanıyor.
Kaynak: http://turkish.ruvr.ru/2014_12_23/Rusya-uzay-sahip/

Uzayda yaşam mümkün olacak mı?

BBC Future 21 Ekim’de Dünyayı Değiştiren Fikirler Zirvesi düzenliyor.

Zirvede bilim, teknoloji ve sağlık alanındaki ilginç gelişmeler ele alınacak. Tartışılacak konular arasında insanların günün birinde Dünya dışında kurabileceği uzay kolonileri de bulunuyor.

Uzayda koloni kurma fikrini neden ciddiye almak gerekir?

Gezegenimizin nüfusu hızla artarken yaşayacak alan ve kaynaklar için rekabet sorunu bazı insanları Dünya’nın ötesine bakmaya yöneltti. SpaceX adlı uzay turizmi şirketinin girişimcisi Elon Musk, “Herhangi bir felaket halinde insanlığın varlığını korumak için birçok gezegende yaşam olanağının araştırılması gerektiğine” inanıyor.

Bu vizyon size inandırıcı gelmese de insanın keşfedilmemiş olanı keşfetme içgüdüsünü görmezlikten gelmek zor. İşte bu güdü, insanları gezegenimizin güvenli sınırlarının ötesine bakmaya yöneltiyor. Aslında bunu başarmak düşündüğümüzden daha kolay olabilir. Eski astronot Jeffrey Hoffman’a göre Güneş Sistemi’nde yakın birkaç yere gidebilme hayali kurmamızı sağlayacak teknolojiye sahibiz. “Ay az ötemizde, Mars ise hiç de uzak değil. Bu yolculukların yapılmasını sağlayacak bazı adımların birkaç yıla kadar atıldığını görmek mümkün,” diyor Hoffman.

Uzay kolonisi nasıl olacak?

Bu konuda ilk fikri 1920’lerde Avustruya-Macaristanlı ilk roket tasarımcısı Herman Potoçnik ortaya attı. Potoçnik’in hayal ettiği şey, UFO benzeri dairemsi bir uzay aracıydı. Bu araç yapay yerçekimi yaratmak için dönüyor, enerji ihtiyacı içinse güneş ışınlarını odaklayacak içbükey bir ayna kullanıyordu. Bu fikir ne kadar inanılmaz gelse de yıllarca etkisini yitirmedi. 1970’lerde Princeton Üniversitesi fizikçisi Gerard O’Neill ile daha sonra dünyanın en eski uzay topluluğu olan İngiltere Gezegenlerarası Dernek (British Interplanetary Society) bu fikre sahip çıktı. Uçan uzay kolonileri fikrini bir kenara itmeden önce şunu belirtmekte yarar var: BIS, insanoğlu Ay’a ayak basmadan 30 yıl öncesinde bu yolculuğu öngörmüştü.

Mars’ta ya da başka bir gezegende yaşam mümkün mü?

Diğer uzmanlar ise uzay araçlarıyla uzay boşluğunda koloniler kurmak yerine, bir gezegende ya da Ay’da insanın yaşamını sürdürmesi için gerekli unsurları içeren yapay bir “biyosfer” yaratarak yaşam alanı oluşturma fikrini daha akla yatkın buluyor. Bu konuda ilgi odağı Mars oldu ve 2025’e kadar orada yeni bir medeniyet yaratılmasını hedefleyenler var. Hollandalıların 2012’de başlattığı Mars One projesine 200 bin başvuru yapıldı. Bunlar arasından seçilen 40 kişiye eğitim verilerek realite şov programlarına hazırlanıyor ve bu şekilde projeye gelir sağlanmaya çalışılıyor. Elbette bu projeye karşı çıkanlar da var; fakat uzayda koloni kurulması fikrine yönelik ilgiyi göstermesi bakımından önemli.

Dev bir Mars Koloni Taşıtı ile Kızıl Gezegen’e insan taşımanın SpaceX yöneticisi Musk’ın da hedefleri arasında olduğu söyleniyor. Musk bunun sadece bir başlangıç olacağına, “Mars’ta koloni kurulduktan sonra bunun tüm Güneş Sistemi’ne de yayılabileceğine” inanıyor. Musk, hızlı uzay araçlarının yapılması halinde Jüpiter’in aylarında, hatta göktaşlarında bile koloni kurulabileceğini ifade ediyor.

Uzaya nasıl gidilecek? Uzayda yaşam nasıl mümkün olacak?

Uluslararası Uzay İstasyonu’nda yaşam, uzay kolonilerinde karşılaşılacak sorunlara dair fikir veriyor. İstasyondaki altı kişiye su taşıma gideri yılda 2 milyar doları buluyor. Gıda ve oksijen tedariki masrafları da cabası. Bu nedenle, uzay kolonisinin kendi kendine yeterli hale getirilmesi adıl ideal olanı.

Bir de insan vücudunun maruz kalacağı sorunlar var: Yerçekimi azlığı kemik ve kaslarda zayıflığa ve kafada basınç birikimine neden oluyor; bu ise geçici ve kalıcı göz sorunlarına yol açıyor. Uzaydaki radyasyon katarakta yol açabileceği gibi kanser riskini de arttırıyor. Öte yandan uyku sorunları ve yalnızlık ruh sağlığını olumsuz etkiliyor. Uzay kolonilerinde bu tür sorunların çözülmüş olması gerekiyor.

Kapalı bir mekânda sosyal ilişkilerin nasıl etkileneceği sorunu da var elbette. Moskova’da Mars500 projesi kapsamında yapılan deneylerde altı kişi 520 gün süreyle 80 metrekarelik bir alanda yaşamak zorunda bırakıldığında birçoğunda uyku, algı ve depresyon sorunlarının ortaya çıktığı gözlendi.

İzole olmuş insanların nasıl yönetileceğine, bu yeni toplumlarda çatışmaların nasıl önleneceğine dair siyasi sorunlar da cevap bekliyor. Bazı bilim insanları ve felsefeciler gelecekte ortaya çıkması muhtemel bu medeniyetler için bir “haklar bildirgesi” hazırlamaya girişti bile.

Diyelim ki başardık; uzayda doğan ve yaşayan insanlar bizlerden farklı mı olacak?

İnsanların uzayda üreme yeteneğine sahip olacağını varsayarsak, ki astronotların karşılaştığı sorunları düşündüğümüzde bunun kesinliği söz konusu değil, bu izole kolonilerin kendine özgü kültürleri olacaktır. Bunlar belki kendi dillerini geliştirecek, hatta yeni fiziksel özelliklere bile sahip olabilecekler.

Portland Üniversitesi’nden Cameron Smith’e göre, 2000 kişilik bir uzay kolonisi 300 yıl içinde bizden farklı bir görünüme sahip olacak, farklı davranış biçimleri geliştirecektir; farklı saç yapısı, farklı bir deri, düşük yerçekimine uygun ve manevra yeteneği daha yüksek bir vücut şekli vb. gibi.

Hatta Smith, bu yeni kolonilerin genetik mühendislik yoluyla yeni organlar bile tasarlayabileceklerine inanıyor; örneğin kozmik ışınlardan korunmak amaçlı organlar, ya da karbondioksitten oksijen sağlamayı kolaylaştırıcı solungaçlar gibi. Böylece Marslılar yapay biyosferden çıkıp yeni evlerine tam olarak yerleşmiş olacaklar.

Bu makalenin İngilizce aslını BBC Future’da okuyabilirsiniz.


Çin, “uzay” keşfine sahip ülkeler arasında yer aldı ..

Çin, “uzay” keşfine sahip ülkeler arasında yer aldı

19 ağustosta Çin’in “Taiyuan” kozmodromundan yörüngeye Yeri uzaktan zondalama uydusu çıkarıldı.

Çin uzaycılık sanayi tarihinde ilk kez elektro-optik gözetim sisteminde tek-metre çözünürlük elde etmeye muvaffak olundu. Böylece Çin, yüksek çözünürlüğe sahip elektro-optik keşif uyduları başlı başına üreten sayıca az ülke arasında yer aldı.

Elbette ki şu anda Çin, uzay keşfi alanında liderlikten henüz üzukta. Tek-metre çözünürlüğü, 2006’da yörüngeye çıkarılan Rusya sivil “Resurs-DK1” uydusu için açıklanmıştı. Rusya askeri “Persona” keşif uydularının özellikleri hiç bir zaman resmen açıklanmadı. Fakat elde olan değerlendirmelere göre, çözünürlüğü daha yüksektir (30 sm kadar). Dünya lideri olan ABD uydularının çözünürlüğü 5 pus’tan (12,7 sm) daha az. Fakat çoğu askeri ve halk ekonomisi görevlerinin çözümü için böyle bir çözünürlüğe bile ihtiyaç yok.

Yeni düzeye çıkış, Çin silahlı kuvvetlerinin olanaklarını gözle görülür derecede arttıracağı güçlü uzay keşif sistemini artık kurabileceği anlamına geliyor. Nitelikleri açısından bu sistem Amerikanınkinden geride kalıyor. Fakat ÇHKO hareketlerine enformasyon sağlanmasıyla ilgili görevlerin çoğu için bu olanaklar yeterli sayılabilir. Uydu keşif verilerinin işlenmesi için ordu birliklerine gereken sayıda donatım sağlanması halinde, söz konusunun uzak bir perspektifte enformasyon alanında Amerika’dan geri kalmışlığının önemli derecede azaltılması olabilecek.

Halihazırda Çin, olası rakibin keşif, iletişim ve yönetim araçlarındaki üstünlüğünü uyduları ile ağ altyapısına darbe indirme sayesinde etkisiz hale getirmeye hazırlanıyor. Anti-uydu silahın meydana getirilmesiyle ilgili Çin programları, her halde, dünyada en kapsamlı ve teknik açıdan çok gelişmiştir. Uzak bir perspektifte ÇHC’nin, küçük olmasına rağmen, darbe araçlarında üstünlükle birlikte uzayda Amerikanınkilerle kıyaslanabilecek keşif olanaklarına kavuşması halinde, güç dengesi gözle görülür derecede Çin lehine değişecektir.

Keşif uydularının enformasyonu, müteffik ve ortaklara gizli, fakat etkili destek göstermeye olanak sağlayarak dış politika aracı olabilecek. Örneğin, Sovyetler Birliği 1982’de Falkland Adaları savaşı sırasında uzay fotograflarıyla Arjantin’e gizli olarak yardımda bulundu. Fakat Çin’in yeni keşif olanakları, artık mevcut olan orta menzilli balistik ve kanatlı füzelerin güçlü arsenali ile birlikte büyük önem taşıyabilecek. Balistik ve orta menzilli kanatlı füzeler, Asya Pasifik bölgesinde bulunan hedefleri yüksek dakiklikle isabet edebilecek.

Ukrayna’da krizin başlamasından sonra Rusya Çin ile uzay alanında işbirliğinin arttırılmasına ilgi göstermeye başladı. Bununla birlikte, taraflar arasında siyasi ve askeri güven düzeyinin artmasından söz edilebilir. Uzay keşfi sistemlerinin kurulması ve işletilmesi alanındaki işbirliği, iki ülke silahlı kuvvetlerinin potansyelini önemli derecede arttırarak işbirliğinin en verimli yönlerinden biri haline gelebilecek.

UZAY ARAŞTIRMALARI

 

İnsanoğlunun daha ilk çağlardan beri süregelen merakı, düşünen ve araştırmacı yapısı hemen her konuda olduğu gibi uzayıda araştırma ve inceleme yapmasına neden olmaktadır. Günümüzde NASA (National Aeronautics and Space Administration, Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi olarak tercüme edilebilir), ESA (the European Space Agency, Avrupa Uzay Ajansı) gibi kuruluşların yanı sıra Rusya, Japonya, Kanada, Çin gibi ülkelerde uzay araştırmalarında öncülük yapmaktadır.

100,000 Stars

100,000 Stars

Try it online: http://workshop.chromeexperiments.com/stars 100,00 Stars is an interactive visualization of the stellar neighborhood created for the Google Chrome web browser. It includes real location data of over 100,000 nearby stars, including 

 

Uzay araştırmalarının başlıca nedenlerini şu şekilde sıralayabiliriz:
  1. Güneş sistemimizin araştırılıp incelenmesi, gezegenlerin yapısı
  2. Dünya dışında yaşam olasılığının araştırılması
  3. Galaksiler, yıldızlar, karadelikler ve diğer uzay yapıtaşlarının incelenmesi
Uzayın araştırılmasında daha onlarca neden sayılabilir. Ayrıca uzay araştırmaları; tıp, fizik, kimya, biyoloji, endüstri gibi diğer alanlara da çok önemli katkılar yapmaktadır.

UZAY ARAŞTIRMALARI TARİHİ

İnsanoğlunun uzay serüveni, Sovyetler Birliği’nin, 4 Ekim 1957′de Dünya’nın ilk yapay uydusu Sputnik-1′i uzaya göndermesiyle başladı. Sputnik-1, Dünya’dan 224 km yukarıda bazı bilimsel deneyler yapmak için fırlatılmıştı.
Sputnik-1′in ardından, uzaya ilk insanlı uçuşu yine Sovyetler gerçekleştirdi. 1961 yılında Yuri Gagarin, Vostok-1 adlı kapsül ile, Dünya’nın etrafını 1 kez dolandı. Sovyetler’in bu önemli başarıları karşısında ABD, o zamanlar daha yeni filizlenen uzay yarışında öncülük şansını yitirmişti. Ancak, 20 Haziran 1969′da Apollo-11 uçuşu ile ABD, Ay’a ilk kez insan indirmeyi başararak tarihe geçecek ve uzay araştırmaları alanında önemli adımların neredeyse tek odağı haline gelecekti.
İnsanoğlunun yaşadığı Dünya’ya “tepeden” bakmaya başladığı o tarihlerden bu yana, uzay araştırmaları ve uzaydan araştırmalar çok hızlı bir gelişim gösterdi; uzay teknolojilerinde ardı ardına devrimler yaşandı. Bir zamanlar yalnızca bilimsel merakın bir ürünü gibi görünen bu çalışmalar, bugün günlük yaşamın vazgeçilmez öğeleri haline geldi. Belki daha da önemlisi, felsefi görüşümüzü kökünden etkiledi. Artık evreni, her türlü etnik ve dinsel şovenizmden uzak, bir “dünya vatandaşı” duyarlılığıyla algılamaya başladık. Carl Sagan’ın deyişiyle “Merkezi ve kuruluş amacı biz olmayıp, enginlikte ve sonsuzlukta kaybolmuş minnacık; yüzlerce milyar galaksi ve milyarlarca trilyon yıldızla bezenmiş bir kozmik okyanusta dönüp dolaşan bir Dünya” üzerinde yaşadığımızı farkettik. İnsanoğlunun gözünü gökyüzüne çevirmesiyle başlayan bu süreç, uzayın kendisi gibi sonu olmayan bir serüvene benziyor. Uzay araştırmalarında kullanılan ve gün geçtikçe daha da güçlenen teknik donanım ve artan bilgi birikimi de bu serüvende insanoğlunun en büyük yardımcısı. Gelecek yüzyılın araştırmacıları hiç kuşku yok ki, uzay araştırmaları üzerine yoğunlaşacaklar. Bu araştırmaların temelini oluşturan, disiplinlerarası yatay çalışmalar, projeler, çalışma ve düşünce sistemleri de bu doğrultuda gelişecek.
Bilimin tüm disiplinlerinin bir arada bulunmasını gerektiren uzay araştırmaları büyük organizasyonlarla yürütülüyor. Bunlar arasında en önemlisi hiç kuşkusuz Amerikan Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi-NASA. Önemli adımlara imza atmayı ve bunu iyi bir reklamla dünyaya duyurmayı hep başarmış olan NASA, uzay serüvenlerinin “Baş Oyuncu”su! Sovyetler ise, her ne kadar uzay çalışmalarının başını çekmiş ve uzay yarışında adı ABD ile birlikte anılmış olsa da bugün bu alanda öncü rolü oynamaktan biraz uzak görünüyor.
Günümüzde uzay araştırmaları bu iki ülkeyle sınırlı değil artık. Japonya, Kanada gibi gelişmiş ülkelerin bireysel çalışmalarının yanı sıra, adını son yıllarda sıkça duymaya başladığımız bir başka büyük organizasyon daha var: ESA. Uzay araştırmalarına oldukça iddialı başlayan ve görece daha genç bir organizasyon olan ESA, çokuluslu yapılanmasıyla da farklı bir ekolü temsil ediyor.
Kısa adı ESA (European Space Agency) olan Avrupa Uzay Ajansı, 14′ü kıta Avrupa ülkesi (Almanya, Avusturya, Belçika, Danimarka, Finlandiya, Fransa, Hollanda, İngiltere, İrlanda, İspanya, İsveç, İsviçre, İtalya ve Norveç) biri de kısmi işbirliği (Kanada) olmak üzere 15 ülkenin hükümetler düzeyinde üyesi olduğu bir Avrupa kuruluşu. ESA, Avrupa’da bulunan iki eski Avrupa Uzay Organizasyonu, ESRO (European Space Research Organization) ile ELDO’nun (European Organization for the Development and Construction of Space Vehicle Launchers) birleşmesiyle 1975 yılında kurulmuş bir organizasyon. Çekirdeğini oluşturan bu iki kuruluşun yükümlülüklerini ve haklarını elinde tutan ESA, temel olarak, uzay bilimleri (gezegenler, uzay boşluğu, Güneş, ısı, enerji, göktaşları, yıldız sistemleri, uzay fiziği, astronomi vb.), yeryüzü gözlemleri (enerji, su, maden ve mineral kaynaklarının araştırılması), telekomünikasyon (uydu haberleşmesi, GPS), uzay taşıyıcıları (uydu fırlatma sistemleri, araştırma uyduları), mikroçekim ve uluslararası uzay istasyonu gibi alanlarda çalışmalarını sürdürüyor.
Uzay bilimi tek bir disiplin değil; Güneş ve gezegen araştırmalarından astrofiziğe dek uzanan geniş çaplı ve birbiriyle sıkı ilişki içinde olması gereken disiplinleri kapsıyor. Uzayı ve evreni araştırırken yakın çevremizi, gezegenleri ve her şeyden önemlisi Dünya’yı farklı bir açıdan inceliyor.Uzay araştırmaları, diğer deneysel bilimlerle karşılaştırılmayacak büyük kısıtlamalarla karşı karşıyadır. Göktaşları, Ay ve yakın gezegenler dışındaki hiçbir gökcismine ulaşılamadığı için, çoğu kez yalnızca gökcisimlerinden yayılan yada yansıyan ışınımlarla yetinmek gerekir. Yer’ in kendi ekseni ve güneş çevresinde dönen, yalpalayan ve nutasyon hareketi yapan bir gözlem yeri olması da ek güçlükler doğurur. Ancak, gözlem araçlarını atmosferin dışına taşıyarak ya da gözlem aracının Yer’ in dönüşünün etkisini dengeleyecek biçimde hareket etmesini sağlayarak, bu tür güçlükler bir ölçüde yenilebilmektedir. Gökcisimleri ile ilgili çalışmalar çoğu zaman, ölçümleri de içeren gözlemlerden ve kuramsal araştırmalardan oluşur ….Uzay(SKY)

Yaşamın İşaretlerini Arıyoruz

 

Tayftaki gazlar

Eğer Güneş’e biraz benzeyen yıldızların çevresinde Dünya’yı andıran gezegenler bulunduğunu keşfedersek, kendimizi çok daha büyük bir sorunun eşiğinde bulacağız: Yaşam barındırıyorlar mı?

Kayaç Gezegen Bulucu’nun bir hedefi de, yaşamın bir gezegenin kimyası üzerinde yaratacağı büyük ölçekli etkilerin izlerini araştırmaktır. Gökbilimciler, Kayaç Gezegen Bulucu tarafından tespit edilecek kırmızı ötesi ışımanın renklerini çözümleyerek, karbondioksit, su buharı ve ozon gibi havaküre gazlarını araştırabilecekler. Tespit edilen gezegenin yarıçapı ve ısısı ile birlikte bu bilgiler, gökbilimcilerin hangi gezegenlerin yaşanabilir olduğunu ve hatta basit yaşam biçimleri içerip içermediklerini anlamalarına imkan sağlayacaktır.

Daha yakından incelemek için en uygun adaylar, sistemin yıldızı çevresinde yüzeyde sıvı halde su bulunabileceğini ümit ettiğimiz bölge olan yaşama elverişli kuşak içerisinde yer alacaktır. Eğer gezegen çok sıcaksa, su buhar haline dönüşür ve havaküre içerisinde yitirilir. Eğer gezegen çok soğuksa, bu sefer de su donar. Bu tür koşulların her ikisi de bir gezegeni yasama elverişsiz hale getirecektir. Güneşimiz açısından yaşama elverişli kuşak Venüs’ün ötesinden başlamakta ve Mars’tan önce sona ermektedir.

 

Güneş Sisteminin Yaşama Elverişli Bölgesi

 

Ozonu İzlemek

Bir gezegenin havaküresi içerisinde büyük miktarda oksijenin varlığı, güçlü bir yaşam belirtisi olacaktır. Dünya havaküresi içerisinde, oksijen yeşil bitkilerin ve belli bazı organizmaların karbondioksit ve suyu karbonhidrata çevirmek için güneş ışığını kullandığı süreç olan fotosentezin bir yan ürünüdür. Daha da ötesi, oksijen molekülleri havaküre içerisinde durmaz, paslanma olarak bilinen süreç içerisinde diğer molekül türleri ile birleşir. Bu nedenle, -Dünya gibi- oksijen bakımından zengin havaküreye sahip bir gezegen, onu sürekli tazeleyecek bir kaynağı (yaşam) da beraberinde getirecektir.

Bununla birlikte, oksijen bakımından zengin bir havaküre ile sonuçlanabilen ve biyolojik olmayan süreçlerin var olduğunu da biliyoruz. Venüs’teki denetimden çıkmış sera gazı etkisi örneklerden biridir. Kendi oksijenini tutabilecek kadar büyük, donmuş, Mars benzeri bir gezegen de başka bir örnek olacaktır.

Bu nedenle, yalnızca oksijenin varlığı heyecan verici ve önemli olmakla birlikte, yaşamın kesin belirtisi olarak alınamaz. Ayrıca, oksijen kırmızı ötesi dalga boyunda kolayca gözlemlenebilecek tayf çizgileri de yaratmaz. Oysaki, oksijenin bir türü olan ozon yaratır. Azot oksit veya metan gibi indirgenmiş gazlarla birlikte ozonun aynı anda tespit edilmesi, yalnızca gezegenin yaşama elverişli olması değil aynı zamanda yaşam barındırıyor olabilmesi açısından da sağlam bir delil olarak kabul edilebilir.

Böyle büyük ölçekli ipuçları, bize keşfedilen yaşamın seviyesi ile ilgili bir şey söylemez. Keşfedilen yaşam su yosunları da olabilir, gelişmiş bir uygarlık da. Oksijen içermeyen gezegenlerin de yaşam barındırabilmesi mümkündür. Fotosentezin, kükürt gibi oksijenin rolünü oynayacak bir başka element ile gerçekleşmesi de akla yatkındır. Yaşamı ararken, yaşıyor olmanın ne anlama geldiği konusundaki önyargılı varsayımlarımızı denetim altında tutmamız şarttır.

 

Kayaç Gezegen Bulucu’nun Ötesinde

Kayaç Gezegen Bulucu’nun bulguları, Yaşam Arayıcı olarak adlandırılabilecek daha sonraki olası bir çalışmaya kılavuzluk edebilecektir. Selefi gibi, Yaşam Arayıcı da belli bir düzen içerisinde uçacak bir dizi teleskoptan oluşabilecektir. Bu teleskoplar, kırmızı ötesi dalga boyundaki ışığı birleştirerek, uzak gezegenlerin havakürelerine ait yüksek çözünürlüklü tayflar sunabilecektir.

 

Bu birleşik görüntü, bir sanatçı gözüyle Yaşam Bulucu'yu (ön planda), bir güneşdışı kayaç gezegeni ve hayalet benzeri bir kusağı göstermektedir
Bu birleşik görüntü, bir sanatçı gözüyle Yaşam Bulucu’yu (ön planda), bir güneşdışı kayaç gezegeni ve bir tayf örneğini göstermektedir.

Bilim insanları, bu bilgileri metan ve diğer gazlardaki mevsimsel değişiklikler, havakürenin kimyasal yapısındaki değişiklikler ve baskın biyomas içerisindeki tayfsal değişimler gibi biyolojik hareketliliğin belirteçlerini daha yakından araştırmak için kullanacaklardır.

Yaşam arayışımız boyunca, şimdiye kadar yaşamın ortaya çıktığı onaylanmış yegane gezegen örneği olan Dünyamızın tarihini her zaman aklımızın bir köşesinde tutmalıyız. Havaküre içerisinde bol miktarda oksijen ortaya çıkıp, sonuçta çok hücreli organizmaların gelişmesine imkan sağlamadan çok daha önce basit yaşam biçimleri bu gezegende mevcuttu. NASA’nın gökbiyolojisi araştırmaları, bir gezegenin tarihindeki farklı aşamalarda ortaya çıkabilecek “yaşam belirtileri” için olduğu kadar, bizimki ile aynı olmayan bir gezegen kimyasında ortaya çıkabilecek işaretler için de bilgimizin sınırlarını genişletmeye yardımcı olacaktır. Bu anlayışlar; eğer bir gün başka bir yerde bulursak, bulduğumuz yaşamı tanıyabilme konusunda bize mümkün olan en büyük şansı sağlayacaktır.

 

© Gezegen Avı (Planet Quest) sitesinde yer alan tüm makale, haber ve görsellerin – aksi belirtilmedikçe – telif hakları Kaliforniya Teknoloji Enstitüsü / Jet İtiş Gücü Laboratuvarı (JPL)‘na aittir.
Çeviri ve Düzenleme
Murat TUNÇAY - Tahir ŞİŞMAN

Mars’tan tarihi yayın

Astronomi-YAŞAM

Ünlü müzik grubu The Black Eyed Peas’in şarkısı, Curiosity uzay aracı tarafından Mars’tan canlı yayınlarak tarihe geçecek.
Dünyaca ünlü müzik grubu The Black Eyed Peas’in Mars için yaptığı özel şarkı, kızıl gezegenden yayınlanacak.
Bu heyecan verici projenin mimarı, araştırmalar yapmak üzere Mars gezegenine gönderilen Curiosity adlı uzay aracını hazırlayan NASA ekibi.
NASA’dan yapılan açıklamada, “Curiosity”i bu ay başında başarıyla Mars’a gönderen ekibin üyelerinin, öğrencilere bu misyonu ve şarkının gezegenler arası yolculuğunu mümkün kılan teknolojiyi anlatacağı belirtildi.
Mars’a ilişkin araştırmalar ve elde edilen yeni bulguların öğrencilere anlatılacağı NASA gezisi sırasında, T.S.İ. bu gece 23.00′ te “Reach for the Stars” adlı şarkı Curiosity tarafından Mars’ta çalınmaya başlayacak.
Önceden uzay aracına ses datası olarak yüklenen şarkı, Curiosity tarafından radyo dalgaları aracılığıyla Dünya’ya yayınlanacak.

The Black Eyed Peas, şarkısı bir başka gezegende çalınan ilk müzik grubu olarak tarihe geçmiş olacak.The Black Eyed Peas, şarkısı bir başka gezegende çalınan ilk müzik grubu olarak tarihe geçmiş olacak.

Anaokullarının da dahil olduğu 12 farklı sınıftan öğrenci, şarkıcı William James Adams’ın kurduğu i.am.angel Vakfı ile okullara eğitim amaçlı video içeriği sağlayan Discovery Education’ın desteğiyle bu tarihi ana tanıklık edecekler.
A.B.D.’nin Kaliforniya Eyaleti’ndeki Pasadenas kentinde bulunan NASA laboratuvarında gerçekleşecek etkinlik, NASA’nın resmi sitesinden de yayınlanacak.
Böylelikle The Black Eyed Peas, şarkısı bir başka gezegende çalınan ilk müzik grubu olarak tarihe geçmiş olacak.
©Deutsche Welle Türkçe